28 Haziran 2012 Perşembe

Sene

İstanbul'u kavuran sıcak bir temmuz sabahında, ofisinin cam duvarlarından yoldan geçen arabalara bakıp telefonla konuşan füme rengi elbise giymiş otuzlu yaşlarında güzel bir kadın, telefonu aniden karşısındakinin yüzüne kapatıp sıkkın bir nefes verdi. elinde olmadan yaptığı anlık hareketlerden sonra sıcaklıyor ve boğuluyor gibi hissediyordu. plazadaki pencerelerin açılmaması kendisini delirtiyor ve her seferinde odanın köşesindeki dev vazoyu cama fırlatmamak için kendini zor tutuyordu.

"bu kaçıncı, senem?" diye sordu kendine. karşısındaki, iş yaptıkları önemli bir firmanın temsilcisi olsa bile bir anlık karartı, ona telefonu kapattırıyor ve ortalığı havaya uçurmak için cesaret veriyordu. pahalı ayakkabılarını çıkardı ve krem rengi halının üzerinde yalınayak dolaşıp, biraz önce kendisine sorduğu soruyu tekrarladı. yarıda bıraktığı telefon konuşmalarının ve sonradan durumu kurtarmak için uydurduğu renkli yalanların sayısını hatırlamıyordu. ayna karşısında kendisine yalan söylerken bile "acaba gerçek olabilir mi?" dediği zamanlarda yok değildi. içinde, bir şeyleri bozan karanlık bir hayalet vardı. ara sıra geliyor, telefonları kapatıyor, ortalığı birbirine kattıktan sonra geride yeşil gözlerinde şaşkın bulutların geçtiği bir kadın bırakıyordu.

kadının adı senemdi. 10 senedir bir plazanın 15. katında çalışıyor ve kariyerini biraz fırtınalı da olsa devam ettiriyordu. ara sıra ezelden beri cam kutunun içinde hapsolduğunu sanıp, anahtar sorusunu yine soruyordu:

"bu kaçıncı senem?"

kendisini hayata ve normale geri döndürmek için bu soruyu soruyor, cevaplarken de iyileşiyordu. plazada kaçıncı senesini geçirdiğini ojesiz parmaklarıyla hesapladı. iyi bir şeylerin olacağını hissettiği seneler karavana geçmiş, dipsiz felaketler bekledikleri ise nispeten iyi sonlanmıştı. zamansız ölümlerin ruhunda açtığı boşlukların ise tarifi mümkün değildi.

ömürü bir arada tutan senelerinin arkasında kalan yüzdesi, önünde uzandığı kısımdan daha fazlaydı artık. sol elinin içindeki hayat çizgisi, yaşadığı kadar yaşamayacağını, kum saatinin alttaki kısmının üsttekinden çok daha dolu olduğunu söylüyordu. karanlık hayaleti hemen karşısında dikildi ve isimsiz ormanlar gibi yeşil gözlerine baktı. gözlerinin yansımasından kendine bakıyormuş gibi hareketsiz, ölümcül ve zamansızdı. uykusuz geçen gecelerinin tetikte bekleyen kabusuydu.

"bu seninle geçirdiğim kaçıncı senem?" diye haykırdı hayalete. neden kendisini bırakmıyordu, neden füme elbiseli binlerce insan varken bula bula kendisini buluyordu. bir lanetin mührünü mü kırmıştı seneler önce, anlatılması yasak olan bir masalı mı yaymaya çalışmıştı herkese?

masasına doğru ürkek adımlarla koşup koltuğa oturdu, ikinci çekmeceden renkli haplarını çıkardı. onlar olmadan hayaletin gideceği yoktu, hayaletle birlikte kendisinin yaşlı halini de görmeye başlayacaktı biraz sonra. kurumuş bir ağaç kabuğundan farklı olmayan yaşlılığını. her zaman genç kalacağı sanrısı, yerini yaşlanma korkusuna bırakmıştı. elleri titrerken iki tane hap aldı ve gözlerini kapattı. gözlerini açtığı zaman her şeyin biteceğini biliyordu, bitmese tüm kutuyu olduğu gibi kafaya dikecekti. artık olmayan ruhların ısrarlarını çekmeyecekti. geriye doğru sayarken, bütün bunların bitmesini istedi.

çok kısa süre sonra gözlerini açıp çevresine baktı. yüksek ağaçlar hızla yanından geçerken, bir arabanın arka koltuğundaydı. ailesiyle tatile çıktığını, 25 yaşında ve hala işsiz olduğunu farkedince yorgun gülümsedi. ellerinin içi bile terlemişti, sol ayasına bakıp hayat çizgisinin kısa olmasına bile üzülmedi. gördüğü kötü bir kabustu; hayattan daha gerçekçi, siyahtan bile daha karanlık. pencereyi açıp çam kokulu rüzgarlarla yüzünü yıkadı, son günlerde oldukça fazla görmeye başlamıştı bu tür rüyaları.
aslında bunun rüya olduğu ve asıl hayatın plazada, yarı baygın şekilde koltuka devam ettiği düşüncesi birden parladı gözlerinin önünde. öyle kuvvetli bir parlaklıktı ki bu, senem'in gözbebekleri anında küçüldü, tırnaklarını koluna geçirdi. geri dönmek istemiyordu on sene sonrasına, ölü renkler diyarına. bu rüya olsa bile devam edecekti, uyanmayacaktı. sonsuza kadar bir arabanın arka koltuğunda ilerleyecek ve çam kokulu yollarda çizgilere bakacaktı. bir şeylerin değiştiğini hissetti, içinde bulunduğunu görüntüler yine kaymaya ve tuhaflaşmaya başlamıştı. gözlerini kapattığı an başka yerde açacağını ve orasının güzel bir yer olmayacağını hissetti. gözlerini sonuna kadar açtı, elini ısırdı ama göz kapaklarının tonlarca ağırlığına boyun eğemedi.

karanlığın içinde ilerlediğinin farkındaydı, elleri titriyordu. kaç yaşında uyanacaktı acaba? kuru bir ağaç kabuğu gibi bir yatakta uyanıp ölümü bekleyeceğini düşününce, sonsuza kadar karanlıkta ilerlemek bile istedi. gözlerini açmayacak ve artık hiçbir şey duymayacaktı, karanlığa kurban edecekti kendisini. kalp atışlarını yeniden duymaya başlayınca, hayata bir şekilde dönüyor olduğunu anladı. yeni bir rüya mı yoksa gerçek hayatına mı dönecekti, bilemiyordu. alt dudağı titredi, neden bütün bunların onun başına geldiği hakkında fikri yoktu, kime isyan edeceğini de bilmiyordu. ne zaman "neden ben" diye çığlık atsa, rüyasından uyanıyor ve gerçeğin ne olduğunu merak ediyordu. karanlık hafiften dağılmaya başladı, renkleri seçebiliyordu.

kendi odasında uyandı. göğsünde bir kitap vardı, ellerini yanaklarına götürüp uyurken ağlamış olduğunu fark etti. kaç yaşında olduğunu anlamak için ellerine baktı, ojesiz ve küçüktü. çalışma lambasının hafif sarı ışığında parıldayan yaprak testlere ve kitaplarına baktı. büyük sınava aylar kaldığına göre 17 yaşındaydı daha. zamansız ve mekansız kabusları hayatını zehir etse de, bir plazada daralmadığına, insanların yüzlerine telefon kapatmadığına ve haplara muhtaç olmadığına sevindi. 17, güzel bir hayatı planlamak için oldukça iyi bir yaştı. odasının içinde dolaştı, penceresini açıp yoldan geçen arabalara baktı.

arabalar yavaşça yok olmaya başlarken, hapların etkisinin geçtiğini dehşetle fark etti, gerçeğine geri dönüyordu yine. tırnağını koluna batırıp sordu:

"bu kaçıncı senem?"


MIES

Şizofreni

"Sultanahmet'ten sirkeci tarafına doğru inerken; aileme, dövme yaptırmayı düşündüğümü ve akıllarına gelen bir şekil olup olmadığını sordum. dövmeden hoşlanan insanlar değildi, ben de yaptıracak değildim zaten. oralı bile olmadılar, gereksiz yere endişe verme çabam boşa gidince ikinci denemede bulundum: "bende şizofreni başlangıcı var". yalnız yaşadığım zamanlarda, muhabbetime ortak olup rakıma olmasın, sinemaya yalnız gitmeyeyim ama aynı zamanda iki kişilik bilet almayayım diye kafamdan uydurduğum karakterler en az benim kadar gerçekti, anne tarafından ispanyol asıllı sadık hizmetkarım esteban ara sıra gerçek olmadığımı iddia edecek kadar kendisini gerçek hissediyordu. hemen 20 metre arkamızdan eli kolu çanta dolu esteban gelirken, annem "nasıl mesela?" diye sordu.
"eğer siz gerçekten istanbul'a geldiyseniz, 3 gündür dağ bayır demeden dolaşıyorsak, camisinden kilisesine, sergisinden müzesine dur durak bilmeden yürüyorsak sorun yok. ama ben bu kadar serüveni tek başıma yaşıyor, yemek yerken 3 porsiyon söylüyor, yanımda başka birileri varmış gibi ayasofya'nın efsanelerini sesli anlatıyorsam işte o zaman başım belada anne" dedim. dalga geçtiğimi anlamışlardı, babam güldü geçti. bizim durakladığımızı gören esteban da geride durmuş, çok isteyip de alamadığım lenslere bakıyordu. yolumuza devam ettik, tramvay hızla yanımızdan geçerken " ya gerçekten gelmemişlerse, ben akşama kadar deli tavuklar gibi oradan oraya gidiyor ve akşamları bilgisayar açacak gücü bile bulamıyorsam" diye içimden geçirdim. fotoğraf makinem doğruyu söylerdi, "gülümseyin" deyip deklanşöre bastım. canon yanılmamıştı, annem ve babam beni görmeye gerçekten gelmişlerdi ve gülümsüyorlardı. yaz boyu deniz kenarında olduklarından kapkara olmuşlardı.
eminönü'ne inip yoldan karşıya geçtik. galata kulesi, yanaşan bir vapur, köprü, açıktan geçen tankerler, dalgaların üzerinde rodeo yapan bir balık ekmek teknesi ve kaosuyla sıradan bir istanbul zamanıydı. telefonum çalmaya başladı, arayan babamdı. babama telefonu gösterip güldüm, o benden daha fazla güldü. tuhaf şeyler oluyordu ve elimden bir şey gelmiyordu.
olimpos'a gitmişler de "keşke burada olsaydın" demek için aramışlar. "siz de keşke burada olsaydınız, istanbul bugün çok güzel" deyip telefonu kapattım. bir vapur daha yanaştı iskeleye, üç balık daha oltaya yakalandı."
MIES
"Kapı çaldı, kimseyi beklemediğim için yanlıştır deyip bakmadım. bir kere daha çaldı, muhabbet etmek istemediğim için yerimden kalkmadım. müziğin sesini kıstım, köşe lambasını kapattım. hayallere uzaklık iki kişiyle ölçülemezdi, en fazla bir ya da hiç. eski fotoğraflara baktım, yaşlanınca anlamını bulacak olan "hey gidi günler"i bile dedim. günler kum saatinden akan taneler gibiydi, ömrümün hangi noktasında olduğumu merak ettim. bir 27 sene daha var mıydı önümde yoksa son bir haftam mı kalmıştı? tanrı bilir miydi ne zaman öleceğimi, canımı almadan önce sevdiklerimle vedalaşmam için ekstra süre tanır mıydı? merhametli olduğunu söylüyorlar, tüm insanlığın içinde bulunduğu duruma bakarsak, merhametin yetmediğini görmüyor muydu? tüm gün kendisine mi bakıyordu aynada?
kapı tekrar çalmaya başladı. gelen insan tanıdıklarımdan biri değildi belli ki, ısrardan nefret ettiğimi bilirdi herkes. tanımadığım biriyse de tanışmama gerek yoktu zaten. ama kapı gürültüsü ile rakı içecek de değildim. üşenmeden yerimden kalkıp kapıya gittim, kapının merceğinden sahanlığa baktım. merdivende oturmuştu, kafasını öne eğmiş ayakkabılarına bakıyordu. suratı görünmemesine rağmen kim olduğunu biliyordum. kapıyı açmak istemedim ama canım acıdı, onu orada öyle bırakmak bana yakışmazdı. kapıyı açtım, kafasını kaldırmadan içeri geçti. bir şeyler demesini bekledim ama tek bir ses bile çıkarmadı. suçluluk krizleriyle boğuşuyordu belli ki, tüm olanlar için kendisini işaret ediyor ve konuşmayarak kendisini cezalandırdığını düşünüyordu. bir duble de ona doldurdum, içince açılırdı belki. bir şeyler söyler, sonra da televizyonun karşısındaki yatakta, karanlık odada uyurdu. onu böyle perişan görmeye dayanamıyordum ama düzelme ihtimali de yoktu. aşağı yukarı 12 senedir tanıyordum ve hayatındaki her şey değişse bile kendisi değişmiyordu. isteksiz ve solgun elleriyle uzandı bardağa. beyaz peynirden bir parça attı ağzına ve rakısından oldukça büyük bir yudum aldı. gözlerini bana dikti, bir şeyler demek üzereydi. bu bakışları iyi biliyordum.
"seni özledim" dedi, "sensiz olmuyor, kendimi çoktan ölmüş de yeryüzünü terk edememiş gibi hissediyorum."
ikinci dublemin son yudumunu da alıp, mutfağa gittim. her şey baştan başlayamazdı, aynı şeyleri tekrardan yaşayamazdım. başlangıcı ve sonu olan anlamsız bir çemberdi bizimkisi. bir arada olmamızın mümkünatı yoktu, doğaya aykırıydı. elimde son duble ile odama geri geldim "sometimes i feel like screaming" çalıyordu, deep purple etkisinden hala kurtulamamıştım, şikayetçi de değildim gerçi.
"seninle olmuyor, biliyorsun bin kere denedim" dedim. "seni seviyorum, bana çok şey verdin ama çok şey de götürdün yanında"
haklı olduğumu biliyordu, kafasını öne eğdi ve halıdaki kareleri sayarmış gibi yaptı. ne zaman üzülse bir şeyleri sayarak uzaklaşacağını düşünürdü, dışarıdayken de bulutları saymıştı bir mart öğleden sonrası. onun için üzüldüm, onsuz hayatımın pek anlamı yoktu. günlerim birbirinin aynısıydı, zamanlarım anlamsızdı. ama onlayken de güzel olmuyordu her şey. bir gün zirvedeyken, ertesi gün dipte; diğer gün sarp bir yamaçta, keskin kayalıkların üzerinde, çığ düşmesi an meselesi olan dar geçitlerde ölüm tehlikesiyle dolaşıyorduk.
"bana son bir kez şans ver, birlikte uyumasak da olur; ben içeride televizyonun karşısındaki minderde uyurum" dedi. yalan söylediğini biliyordum, gece yarısı yavaşça yanıma süzülecekti yine. beni kendine aşık edecek ve sonra da çekip gidecekti. zar zor yapıştırdığım parçalarım tuzla buz olacaktı, hiçbir yapıştırıcı tutmayacaktı artık ruhumu. onunla uyumayı özlemiştim ama benim de düzeltmem gereken bir hayatım vardı, zamanım geçiyordu. insanların yaşamaktan bıkıp hayatı terk ettiği yaşta, daha hayatımın başlamasını bekliyordum. hiçbir şey katmamıştım insanlığın hazinesine, yıllar boyu asalak gibi beslenmiştim. bir şeyler yapmam gerekirken gecenin köründe gelenle uğraşamazdım. ama yine de son bir şans verdim, vermem gerektiğini hissettim. uzanıp yanağından öptüm, gözyaşları yanaklarında yollar açmıştı. ayrı geçirdiğimiz geceler o yollardan geçmişti belli ki.
"benim yanımda uyu." dedim, gülmeye çalıştı. havada sonbahar esintisi vardı, ince pikenin altına girdik. belli belirsiz ince dudaklarına iyi geceler öpücüğü verdim, onsuz ben de yarım yamalaktım.
gelen yalnızlığımdan başkası değildi. gecenin ortasında bir bütün olurken, onu ne kadar sevdiğimi ve özlediğimi bir kez daha anladım. onsuz olamazdım."
MIES

26 Haziran 2012 Salı

Hilton

"GENÇ KIZ VE YAKIŞIKLI DELİKANLI BİRBİRLERİNE TUTULMUŞLARDI SANKİ. BİRBİRLERİNE SÖYLEYECEK O KADAR ÇOK ŞEYLERİ VARDI Kİ. ZAMAN KONUŞMAK ZAMANI DEĞİLDİ. SUSMAK VE DOKUNMAK GEREKİYORDU.
BÜTÜN BİR GÜN HİÇ BİR İŞLERİ YOKTU. DIŞARDA SOĞUK BİR HAVA VARDI. İKİ CEP TELEFONU DA AYNI ANDA SUSTURULMUŞTU. HOTELİN HUZUR VEREN ODASINDA KİMSENİN RAHATSIZ ETMEMESİ İÇİN KAPIYA RAHATSIZ ETMEYİN YAZISI ASILMIŞTI.

GENÇ KIZ ODANIN SOL TARAFINDA PENCERE KENARINDA AYAKTA DURUYOR VE KOCA ŞEHRİ HEYECANLI GÖZLERLE İZLİYORDU.

DELİKANLI İSE HEMEN GİRİŞTE SAĞDA DURAN BAILEY'S ŞİŞESİNDEN BİR YUDUMDA İÇEBİLECEĞİ KADAR ALIP KÜÇÜK ŞIK KOLTUĞA OTURDU. SERİ BİR HAREKETLE KRİSTAL BARDAĞIN İÇİNDEKİ LİKÖRÜ İÇİP TEKRAR AYAĞA KALKTI VE ÜZERİNDEKİ DERİ MONTU ÇIKARIP AZ ÖNCE SIĞINDIĞI ŞIK KOLTUĞA GELİŞİ GÜZEL FIRLATTI. BANYOYA GİTTİ SOĞUK SUYLA YÜZÜNÜ İYİCE YIKADIKTAN SONRA ISLAK ELLERİYLE SAÇLARINI ŞEKİLLENDİRDİ.

GENÇ KIZ BİR ANDA ODANIN ÇOK SICAK OLDUĞUNU VE TERLEDİĞİNİ HİSSETTİ. UZUN KAŞMİR PALTOSUNU OMUZLARINDAN SIYIRIP BIRAKTI. PALTO TÜM SALDIRGANLIĞIYLA GENÇ KIZIN NARİN VÜCUDUNDAN SÜZÜLÜP KREM RENGİ HALININ ÜZERİNE YAYILDI. UZUN SAYILABİLECEK SAÇLARI DIŞARDAN VURAN IŞIĞIN ETKİSİYLE IŞIL IŞIL PARLIYORDU.

DELİKANLI BANYODAN ÇIKIP TEKRAR ODAYA GİRDİ. AZ ÖNCE UMURSAMADIĞI DERİ MONTUNU KOLTUĞUN ÜZERİNDEN ALIP GİRİŞTEKİ ASKIYA ASTI. SIRASIYLA ÖNCE SİYAH KAZAĞINI AYAKKABILARINI ÇORAPLARINI ÇIKARIP DOLABA YERLEŞTİRDİ. DOLAP KAPAĞINDAKİ AYNADA KENDİNE ŞÖYEL BİR BAKTI. BİR BARDAK DAHA LİKÖR KOYUP KOLTUĞA OTURDU.

GENÇ KIZ USULCA ŞEHRİN KARMAŞASINDAN KENDİNİ KURTARIP SON DERECE ŞIK DÖŞENMİŞ ODAYA YÜZÜNÜ DÖNDÜ. YAŞADIĞI HAYAT BİR FİLM ŞERİDİ GİBİ GÖZÜNÜN ÖNÜNDEN GEÇMEYE BAŞLADI. ÇOCUKLUĞU İLK AŞKI VE TÜM YAŞADIKLARI. VE ŞİMDİ YİNE UZUN ZAMANDIR TANIDIĞI BU ADAM HAYATINDAYDI.

DELİKANLI AYAĞA KALKTI. ELİNDEKİ BOŞ LİKÖR BARDAĞINI TELEVİZYONUN YANINA BIRAKTI.

GENÇ KIZ ODANIN ORTASINA DOĞRU İLERLEDİ, TENİNE GİYDİĞİ HIRKANIN DÜĞMELERİNİ ÇÖZMEYE BAŞLADI. SON DÜĞMEYİ ÇÖZDÜĞÜNDE HIRKASINI ÇIKARIP DÜZGÜNCE KATLAMAYA BAŞLADI.

DELİKANLI TELEVİZYONU AÇTI VE O DA GENCECİK HAYATINI ZAPLAMAYA BAŞLADI.

GENÇ KIZ KATLADIĞI HIRKASINI CAMIN KENARINDAKİ SANDALYENİN ÜZERİNE KOYDU. HALIYA YAYILMIŞ PALTOSUNU TOPARLAYIP YİNE SANDALYENİN KÖŞESİNE ASTI. YATAĞIN UCUNA OTURUP AYAKKABILARINI ÇIKARDI. SONRA ÇORAPLARINI VE ETEĞİNİ.

DELİKANLI SIKILARAK TELEVİZYONU KAPATTI. TEKRAR BANYOYA GİDİP YÜZÜNE BAKTI VE SAKALLARINI İNCELEDİ.

GENÇ KIZ ETEĞİNİ HIRKASININ YANINA KOYDU. ODANIN ORTASINDA İÇ ÇAMAŞIRLARIYLA DANS EDER GİBİ YÜRÜYORDU. GİDİP KENDİNE BİR VİSKİ KOYDU. ODANIN PERDELERİNİ KAPATTI. YATAĞIN SOL KENARINA UZANDI. İÇTİĞİ VİSKİ BİR ANADA ONU BİRAZ ETKİLEMİŞ RUHUNU ALEVLENDİRMİŞTİ.  AMA YİNE DE BU DUYGU HOŞUNA GİTMİŞTİ.

DELİKANLI BANYODAN ÇIKTI, ÖNCE ÜZERİNDEKİ PANTOLONU ÇIKARDI VE BİR LİKÖR DAHA KOYDU KENDİNE. BARDAĞI İLE BİRLİKTE YATAĞIN SAĞ BAŞINA OTURDU. ODADAKİ SESSİZLİĞİ BOZMAK İÇİN TELEVİZYONU AÇMAK İSTEDİ AMA SONRA VAZGEÇTİ. HER GECE YATARKEN YAPTIĞI GİBİ MÜZİK SETİNDEKİ CD'LERDEN BİRİNİ ÇALMAYA BAŞLADI. BAŞ UCUNDAKİ LAMBAYI SÖDÜRÜP KENDİNİ BİR ÇOCUK GİBİ YATAĞA SAKLADI.

GENÇ KIZ İLK DEFA BU KADAR HIZLI VİSKİ İÇİYORDU. O DA VİSKİSİNİ BİTİRİP KADEHİ KOMODİNİN ÜZERİNE KOYDU. TÜM HAYATINI VE KENDİNİ YORGANIN İÇİNE GÖMDÜ.

İKİSİDE SUSKUNDU VE İÇKİLİYDİ.
İKİSİDE GENÇ VE HEYCANLIYDI.
İKİSİDE ÇOĞU KİŞİNİN YAŞAMADIKLARINI YAŞAMIŞTI.
İKİSİNDE DE DERİN İZLER VARDI.
İKİSİDE İLK DEFA HEM MUTLU HEM DE HUZURSUZ UYUYORDU.
GENÇ KIZ İSTANBUL HİLTON
DELİKANLI DA ANKARA HİLTONDAYDI..."

Aşk Yolculuğu


YAZDIĞIM HER SATIRA GÖLGELERİM DÜŞTÜ
heyecanlarım vardı aralarında
telaşlarım, mutluluk ve hüzünlerim
hissettiniz mi hiç?
bazen eksildim, yoruldum
yaşarken kaçırdım bazı şeyleri
erteledim, ertelendim
ne kadar çok sevdim
o kadar uzak düştüm sevdalardan
ne buluşmalara izin verdi
ne başka sevgilere
ne de başını alıp gitmelere
dört mevsim geçmiş takvimlerde
ya benim yüreğimde kaç mevsim yaşandı
üşüdüm sevgiler ısıttı içimi
hüznün sarı yapraklarını mutluluklar dağıttı
tükendim derken yağmurlar ıslattı kurumuş kalbimi
çiçekler açtım
sevgi döktüm diplerine
ne isterdim biliyor musunuz?
yolların ve zamanın ötesinde
gizemli bir aşk yolculuğu
bir aşk uğruna yazmak isterdim
kocaman bir aşk uğruna,
yazdımda...
SONRA HER SATIRIN GÖLGESİ ÜZERİME DÜŞTÜ!!!

4

"Saat 1...Boş sayfalarım, krema likörüm
Saat 2...Erkenden kararmış günahsız bir günüm
Saat 3...Cevapsız bir iki mesaj
Saat 4...Gitmek istiyorum onlarla yok olup biraz
Dörde kadar sabırla saydım
Ve İşte hiç yoktan dört satır...
Dörde kadar bitemedim aşkım
Ayrılığını dörtten sonra batır
Bi kanımı durdurayım önce
Nasılsa hissetmek yok değil mi ölünce"

20 Şubat 2012 Pazartesi

Yalnızlık

Bir gence verilmesi gereken ilk eğitim yalnızlık eğitimidir" diyor `Schopenhauer`, `yaşamın bilgeliği üzerine aforizmalar` adlı kitabında. Yalnızlık vazgeçilmesi gereken bir saplantı değil bir yaşam biçimidir.
Başkalarıyla paylaşılamayan ayrıcalıkları var yalnızlığın. En önemli ayrıcalığı özgürlük. Belki insansız yaşayamam ama yalnızlık korkum yok. Özgüvenim hiç bırakmadı beni. Yalnızlığı en eğlenceli en yoğun yaşadığım yer evim. Resim yapıyor, müzik dinliyor, yazı yazıyorum. Kendi kendine yetmek paylaşılamayan bencilce bir seçim. Ama insanın kendini bulması ve geliştirmesinde en iyi ilaçlardan biri. Çünkü yalnızken her şey uçsuz bucaksız olur. Hiçbir şey ve hiç kimse beni durduramaz.
Yalnızlığıma değişik yorumlar getirenler olabilir. Sevgilim mi yok, moralim mi bozuk, sorunum mu var yoksa melankolik miyim? Bunu böyle görmek istiyorlar çünkü onlar yalnız olduklarında öyle hissediyorlar. Yada öyle hissettiklerinde yalnız olduklarını düşünüyorlar. O sırada yüzümde pek fazla yaşam izi olmayabiliyor. Oysa içimdeki hayat çok yoğun, inanılmaz ve büyük aslında. Ardında hep bir neden arıyorlar. Aslında neden son derce basit. Yalnızlığın kendisi.
Yalnızlığımda en çok yaptığım şey öğrenmek. Zihnim genelde o kadar yoğun ki sık sık yalnızlığa ihtiyacım oluyor. İnsanların arasında olsam bile yalnız kalabiliyorum. Hiç kimse fark edemiyor. Yalnızlık güvende olmakla eş anlamlı benim için. Başkalarının zayıflığı beni zayıflatıyor. Yalnız kalamazsam tükeniyor, eksiliyorum. Yalnızlık kaçamaklarımın anlayışla karşılanmasını istiyorum karşımdakilerden sadece.
Hep lider olmayı istiyorum. Çünkü karşıma ne çıkarsa çıksın tek başıma mücadele edebileceğimi biliyorum. Ama dostluklardan hiçbir zaman soyutlamıyorum kendimi. Herkes kendine göre yarattığı dünyada yaşamalı. Çünkü o zaman daha verimli olunuyor.
Herkesin yeni şeyler öğrenebilmek için yalnızlıklara ihtiyacı var bence. Çoğunluğun kendi kalıplarının dışına çıktığı için yaşamadığı farklılıkları yaşıyorum. Değişik tarzda bir filmi, hiç duyulmamış bir albüm, az okunmuş bir yazı gökkuşağıma farklı bir tonda renk daha katıyor. Yalnızken deneme yanılma yöntemini gözü kara benimseyebiliyorum. Ve her deneme yeni bir tez, her tezin karşılığında da bir antitez üretip başka bir sentez oluşturabiliyorum. Bu sentez de aslında yeni bir tez olabiliyor ve böyle sürüp gidiyor. Bu da beni daha güçlü kılıyor.
Yalnızlığı en güzel yaşadığım canlı şehirleri bırakabileceğimi sanmıyorum. Asosyal olmayı onaylamıyorum ama yalnızlığı yaşamayanlara da tek düzeliğin içine düşebiliyor ve her şey o zaman sıradanlaşıyor. Oysa ben bir çok anlam katabiliyorum duyup dokunabildiğim her şeye.
İç huzur olamadan tatmin edici bir yalnızlık yaşanabileceğine inanmıyorum. Yalnızlık mümkün olduğunca kendimi keşfetmek demek. Sürekli insanlarla beraber olunca kendime yabancılaşıyorum. Her tanıdığım insan bir vaat bekliyor. Adını söylerken bile aklımda tutmamı bekliyor. İnsanların beni anlaması zor ama kendilerini birilerini tanımak zorunda hissediyorlar. Ben kendim oldukça karşımdakilerin de daha mutlu olduğunu fark ettim. Ve hayatımı BEN üzerinde yaşamaya karar verdim. Kendi kendime yetebiliyorum ve bir şeyler öğrenmek için en çok kendime ihtiyacım var. Tek başıma olduğumda başkalarının hatalarını üstlenmiyorum ve sadece kendi hatalarımdan ders alıyorum.
Yalnızken çoğalıyorum. İnsanların hayatlarına misafir olmaktansa insanları hayatıma misafir ediyorum. Yalnız olmakla yalnızlık çekmek arasında fark var. İlki huzur ikincisi acı verir. Yaşadığım en güzel şey yalnızlık duygusu!

10 Şubat 2012 Cuma

Mum Kokulu Erkekler

bekar erkek evleri önemlidir. çünkü bariz ipuçları vardır orada.
aslında tabii ki bütün evler önemlidir, sahibinin kişiğini yansıtır. tıpkı insanın saçı-başı, kıyafetinin yansıttığı gibi...
ama evler, o insan hakkında biraz daha fazla detay verir. üzerinde taşıdığı kıyafetleri, imajı, imaj denemeleri, veya imajsızlığı sizi yanıltabilir.
sizin gördüğünüz, tanıdığınız insan, evinde bambaşka birine dönüşebilir. çünkü asıl kişiliği orada saklıdır.
işte oradaki bazı detaylar, dışarıda hiçbir barda, hiçbir restoran yada kafede göremeyeceğiniz cinstendir.
onu en iyi tanıyacağınız yer, kendi doğal ortamıdır.
hangi detaylara mı bakmak lazım? anlatayım, en tehlikeli en korkutucu olanlar evinde mum besleyenlerdir. yani evinde onlarca mum olanlar... onlara kısaca "mum kokulu erkekler" diyebiliriz.
tabii ki bir erkeğin evinde mum olabilir. bir tane iki yada üç tane... ama üç mumdan fazlası beni rahatsız eder, aklım kötüye kayar. içime kurt düşer.
"o kadar mumun bekar bir erkeğin evinde ne işi var" diye düşünürüm.
ve gözümün önüne şu manzara gelir; evinde üç mumdan fazlası olan erkeğin sıkı bir cd koleksiyonu vardır. ve tabii her türden içkileri...
eşyalar, herşeyi kanepeden yönetecek biçimde yerleştirilmiştir.
olaylar şöyle gelişir; eve girer girmez mumları yakar, sizi kanepeye oturtur. hemen romantik bir cd koyar. siz biraz sersemlemişsinizdir. içinizden, "ayy ne güzel ev, oda çok romantik" dersiniz. sonra size ne içeceğinizi sorar; "tatlı, hafif birşeyler mi yoksa şarap, rakı"
içki konusunda bilgilidir. bu da sizi etkiler.
seçtiğiniz içkiyi klas bir bardakla size sunar. yanınıza yerleşir. şimdi herşey kontrolü altındadır. iş, çeneye kalmıştır. siz, mum ışığı, müzik, içki derken hafif gevşersiniz.
bir ara "ne dinlemek istersin?" diye sorar. siz sıradan bir şey olmasın diye ya nostaljik bir şarkı ya da zor bir isim teklif edersiniz. ama o ne yapar? istediğiniz şarkıyı hemen bulur ve çalar. çünkü onda her yaş grubunun takıldığı şarkıların cd'leri vardır. hazırlıklıdır.
ama siz ne zannedersiniz? "ayy ne hoşşş... aynı şarkıyı o da dinliyor" ve bundan bir kehanet dahi çıkarırsınız. "çok mutlu olacağız galiba"
ama onunla geçirdiğiniz akşamı bir arkadaşınıza anlatırken durumun tuhaflığının farkına varırsınız. herşeyin bu kadar mükemmel olması sizi de rahatsız eder. sizin de içinize kurt düşer.
mum kokulu erkeklerin evinde herşey kadın tavlamaya yöneliktir yani...
felsefe aynıdır; "vur,kaç"
böyle evlere giderseniz benim de size bir tavsiyem olacak; "bak,kaç"

-alıntıdır-

Not:yaralı olduğunu tahmin ettiğim bir hatun tarafından yazılmış bu yazıda gözlem doğru fakat sonuç yanlış kanımca... tüm bu kurgunun sebebine gelince; ahmet altan'dan gelsin o zaman "kadınları anlamak istiyorum. bu aynı zamanda beni acıtan bir uğraş. kadınlar hayatımı bir anda alt üst edebiliyor. çok eminim güvenliyim derken birden tepe taklak oluyorum. hangi söz, hangi tavır, hangi bakışları yüzünden? bilmiyorum. ama onlar şunu biliyorlar: ben onlarla ilgileniyorum ve güzel ilgileniyorum, canımı yakıyorlar ama onlarsız bir hayattan çok sıkılıyorum."

23 Ocak 2012 Pazartesi

Rüya

RÜYA


düzenli gördüğüm iki rüya var böyle. bir tanesi aradan 15 yıl geçmesine rağmen hala askerlikle ilgili. her gördüğüm sefer konu aynı; eksik kalan günlerim olduğu için tekrar askere çağrılıyorum. bazen rüyayı görürken diyorum ki ben bunu daha önce rüyamda görmüştüm, rüyam çıktı diyorum. sonra her sene en az iki defa görüyorum ve o anda bulunduğum sosyal konuma bağlı olarak olaylar gelişiyor. çalışıyorum, işim var askere çağırıyorlar ve işimi kaybetme korkusu yaşıyorum üstüne. evlendikten sonra da karımı nasıl bırakıp gideceğim diye düşünüyorum (bu kısım önemli çünkü ikinci rüyamla bağlantılı, askere giderken o zaman sevgilim olan karım beni terketmişti çünkü).
oğlum olduktan sonra da bu sefer rüyamda oğlumu bırakıp nasıl giderim diye kederleniyorum ve yanımda giderken bir t-shirtünü ve kullanılmış bebek bezini yanımda götürüyorum koklamak için (evet, gerçek olsa da yapardım bunu, çocuğu olanlar daha iyi anlayacaklardır, bebeğinizin çiş kokusu bile size mutluluk veriyor -kaka için aynı şeyi söyleyemem o ayrı-)
ikinci rüyam ise, şimdiki karımın beni terketmesi. askere giderken terketmişti, döndüğümde yine beraberdik ama yine terketti. evlenene kadar araya hep başka sevgililer girdi ama arada o da girip beni yine yine yine terketti. evlendikten sonra da beni terkederken görüyorum onu. ama bu o kadar kötü değil, sabahları yanımda gördüğüm zaman hem mutlu oluyorum hem de yokluğunun ne demek olduğunu hatırlıyorum. bu rüyam da yine konu aynı olsa da şekil değiştiriyor. artık evliyiz beni niye terkediyor diyorum. hamile hamile nasıl gider diyorum. sonra oğlumu bendan alıp nasıl gidiyor diyorum. hiçbirinde de (önceki yıllarda olduğu gibi) gururumdan gitme diyemiyorum. yıllar sonra askerlik yaptığım şehirdeyim ve yıllar önce sevgilim olan insan artık karım. bir inasnın hayatındaki en önemli iki olay olduğundan belki de bu iki rüyayı hep görüyorum. birinde sivil hayatın değerini birin de de karımın değerini bir kez daha anlıyorum.

STOR PERDE


perdeyi her indirip kaldırdığımda göndere bayrak çekiyormuşum gibi yada indiriyormuşum gibi hissettiren perde çeşidi. her cuma akşamı atatürk heykelinin olduğu meydana askeri bando takımı gelir ilkokula giden bünye asker görmeye dayanamaz ve onları adım adım takip ederdi. bayrak göndere çekildiğinde hep o bayrağı çeken asker olmak isterdim. ardından da gök kubbenin derinliklerine bakıp selam dururlardı. pazar akşamı yine aynı seramoni yaşanır ve bu sefer bayrak aşağı inerdi. yine bando sesleri ve rap rap eşliğinde askerler uzaklaşıp gider bu sefer de bando da solo çalan asker olmak isterdim. tüm bu ayin gibi geçen zaman dilimi bir gün istiklal marşı okunurken bir askerin önce pantolonda gördüğüm ıslaklık ve ardından asfaltta süzülen sarı renk idrar sonrasında askerler giderken bu sefer solo yerine yerde kalan izde takılı kalmamdan mütevellit son bulmuş ve eskisi gibi törenlere gitmez olmuştum. şimdilerde evde stor perde çekerek içimden istiklal marşını mırıldanıyorum ve gözlerimle göğe selam çakıyorum. o sırada gözüm oğluma ilişiyor, sıcak yaz günü altı bağlı değil ve koltuğun dibine bırakıyor sarı güzel kokulu çişini. rap rap sesleriyle ben kovalıyorum o kaçıyor.

ARDA TURAN



hayatımızın her alanında çifte standart var maalesef. menfaatler yanımızda olduğu sürece sesimiz çıkmaz ancak başkası kendine bir öncelik kazandığında veryansın ederiz. okulda da böyle (beden eğitiminden kayırmak için sahte rapor) askerde de (deli gibi torpil aramak) iş haytında da (hemen kariyer basamaklarını tırmanmak) stad kapısında kuyrukta beklerken (ya bi polis vardı tanıdık, öne alır nerde acaba?). yerinde biz olsak alasını yapacağımız hal ve hareketler hatta söylemler onlar tarafından yapılınca tukaka oluyor. mahallede bile öyle değil mi? araba alırısın çalışıp didinip, o birahane de içer durur sonra sen turlarsın keyif için, selam verirsin "hava atıyor götü kalkmış bak" der, görmez selam vermezsin "bak selam vermedi götü kalkmış" der. arda ülkede futbolu seven kenarda top toplayarak camianın içine girmiş oldukça zeki, düzgün konuşan bir futbolcu. ancak galatasaray da milli takımda oynadığı gibi oynayamıyor çünkü adamın kafasını allak bullak ediyoruz. artık milli takımda da rahat oynayamayacak. zamanında alpay'ı öyle kaçırtmadık mı, emre italya'dan ingiltere'ye bu yüzden gitmedi mi, avrupa'da daha rahatsın dedi diye demediğimizi bırakmadık. tuncay bile bu yüzden gitmedi mi? elin gavuru yaptığı zaman "vay be helal olsun", bizim oğlanlar yapınca dilinin ayarı olmadan konuş. zamanında şarkıcılara magazin basını giydiriyordu, hakediyorlar diyenler vardı, bazıları kendileri çağırıyormuş hatta denildiği de oldu. ama futbolculara bari dokunmayın, yeter artık, emek veren çabalayan insanlara kötü olmasını bekleyip, kötüleyip, ben demiştim demeyi bırakıp, güzel şeyleri takdir edip bunları da yüksek sesle söylemenin ve yaptıklarına saygı göstermenin zamanı geldi. arda bugün futbolu bıraktım dese çok mu mutlu olacağız, oh be artık sevişmeyecek, sevişemeyecek mi diyeceğiz. yazık, sözlükte bu kadar insanın bu kadar zamanını çaldığı için bile çok yazık. böyle yapa yapa beş yıl sonra diyeceğiz ki; "arda geleceği olan bir futbolcuydu ama olmadı, harcadı kendini, bitirdi."

TOPUKLU AYAKKABI vs BABET



içinde bulunmak istediğiniz ruh haline göre tercih kullanıp öne çıkarabileceğiniz model karşılaştırmasıdır.
her sabah asansörde karşılaştığım ve kah kırmızı kah leopar desen high heel ile beni götüm kadar asansörde psikolojik olarak köşeye sıkıştıran aynı zamanda o asansörü tabut haline getiren hatun otoritesiyle önce bir güzel eziyor sonra ta en tepemden bana bakarak aramıza çivili tel örgüler örüp zırhlarını kuşanıyordu. yutkunarak zar zor günaydın diyordum. kısa minik eteği, uzun sarı saçları (şimdilerde ise koyu siyah) orta karar yerinde makyajı ile apartmanın en üstünde oturmayı hakedercesine sadece göz kamaştıran güzelliği ile değil, duruşu ile de paşa görmüş er misali beni panikten paniğe, heyecandan heyecana sürüklemekteydi. ancak bir gün yine binbir tereddüt ve heyecanla asansör kapısını açmamla beraber içerde bir dev beklerken köşeye saklanmış ıslak bir kedi yavrusu vardı. ürkek tavırlarıyla, mırıldanır gibi günaydın deyişiyle o vamp en üst düzey yönetici asistanı gitmiş bir dershane öğrencisi gelmişti sanki. tek ama tek bir fark vardı. o sabah ayağında topuklular yerine babetleri vardı. o hatun kişi babet giymiş ve babet olmuştu adeta. eşimin de günlerdir bahsettiğim hatuna camdan bakarken bana bu mudur kaç gündür bahsettiğin dişilik ikonu der gibi alaycı bakışlarına maruz kaldım. ihtişamdan eser kalmamış, naif bir hanfendi olmuştu. demem o ki, nasıl bir özgüven ve fiziksel duruş imkanı vermekte ki bu topuklu ayakkabı denen eşya, hatunların kölesi olmaya aslında bilinçaltımızda meğilliymişiz de merakımzı ondan sanki. nasıl bir iktidar ve maçoluktur ki babet karşısında tüm ipleri kendi elimizde hissetmekteymişiz.
hülasa; kadın denilen yüce varlık bizim nasıl olmamızı isterse öyle olur. o nedenle sokakta babet, evde topuklu ayakkabı, mutfakta sabo giyenlerden herkese nasip olsun!

TEOMAN


ilk askerdeyken dinledim teoman'ı. ancak çok dinlediğim şarkı vardı o dönem ve arada kaynadı aslında. asker dönüşü bir şarkı ararken yanlışlıkla aldım ikinci albümünü. bir yandan arabayı yıkarken bir yandan da albümü dinliyordum. sonra başka birşey dinlemez oldum. her şarkısını beğenerek dinlediğim ender albümlerdendi. etrafımda çok fazla bilen de yoktu, kardeşimle hayıflanır, nasıl bu adamı bilmez ve dinlemezler derdik. an geldi aman iyi böyle herkes bilmesin moduna da girdik. karizmatik kelimesinin moda olmaya başladığı zamanlar teoman'a yakıştırıldı bu laf. ondan sonra karizmatik olmak gibi bir kaygısı olan kişiler türedi. çakma karizmaların arasında teoman için de rol yapıyor dendi. gerçekten teoman da rol mü yapıyordu. o günlerde yine elime tesadüfen eski bir dergi geçti. teoman ile ilk albümü çıkmadan önce yapılmış bir röportaj vardı. okudukça irkildim, hiç tanınmayan bilinmeyen bir genç adam 4 yıl önce ne düşünüp ne söylediyse bugün de aslında aynı şeyleri anlatıyordu ve öyle davranıyordu. yani rol değil ta kendisiydi. sabaha kadar içiyor ama bardaki program günü öğlende sahne alacağı yere gidip garsonundan ışığına herşeyi kontrol ediyordu. hayatı çok umursamıyor ama hayatında var olan herşeye değer veriyordu. aradan yıllar geçti ve teoman bugün bildiğimiz teoman oldu. ama hep samimiydi. dürüsttü ve açık sözlüydü. albüm kartonetindeki yazılar size mi ait dendiğinde gülüp, yok yaa arkadaşlar hazırlamışlar işte dedi. sarhoş oldu evet içtim dedi, yeri geldi çelme takana çaktı yumruğu. en son babası ile ilgili yazdığı yazıyı okudum. sarsıldım, tek kelimeyle. okuduklarımdan sonra hem saygım arttı, hem takdir ettim hem de daha farklı olamaz diye düşündüm. 3 sene önce okusam bu kadar etkilenirmiydim? sanmam, çünkü o zaman babamla empati yapardım, şimdi yazdıkları bana oğlum ile empati yaptırdı ve çok derinden etkilendim. muhteşem şarkıları, hayat görüşü, yazdıkları yönettikleri, çaldıkları söyledikleri bir kenara oğluma bağlanmam, onun yanında neden olmam gerektiği konusunda bile bana bir dürtü verdiği için bile teoman ayrıcalıklıdır. arkadaş mı al sana arkadaş, daha büyük kıyak mı olur. sanatçı mı al sana sanatçı, dinleyenine bir iz bıraktı. insan mı al sana insan, içi dışı bir işte. o ne içimizden biri, ne de kaf dağının ardında bir ünlü. o nev-i şahsına münhasır birisi.

BUSINESS CLASS



şanslı olanların da kullanabileceği uçuş sınıfı. uçakla istanbul'a gitmek için erkenden 3 arkadaş esenboğa havaalanına gittik. check-in'lerimizi önceden yaptırmış hatta biniş kartlarımızı bile bastırmıştık. valizlerimizi teslim edip birşeyler atıştıralım diye kontuara gittik. o sırada bir görevli gelip 1 saat erken uçmak isteyip istemeyeceğimizi sordu. ben dudak büktüm, çünkü keyif yapmak varken erken gitmenin bir manası yoktu. diğer arkadaş benim için farketmez dedi ve bir diğeri de olur dedi. aldığımız biniş kartlarını iptal ettirip yeni kart hazırlamaya koyuldukları sırada gidelim diyen arkadaşımız açıkta kaldı. sonuçta bir sonraki uçak için yerimiz vardı ve bir sorun yoktu bizim için ancak bir an önce gitmek isteyen bir bayan çakallık yapıp önümüze geçtiği için bizden biri açıkta kalmıştı. o sırada görevli ben sizi ne yapıp edip yollayacağım merak etmeyin diye elimizide yeni basılı olan biniş kartlarını tekrar aldı. business uçmak ister misiniz diye sordu? kafamızın üstündeki ünlem işaretlerini görüp cevap almadan işleme devam etti. yüzümüzdeki mavi ekrandan gözlerini çekip bilgisayarın ışıltılı ekranına bakarak hızlı klavye tıkırtılarıyla biniş kartlarımızı verdi. bu esnada uçak neredeyse kalkmak üzere ve belli ki sadece bizi bekliyorlar. kesin çok pis küfür yiyeceğiz ukala züppeler olarak tanımlanarak. uçağa gidip yerlerimize oturduk ve suratlarda hafif angry birds ifadesi ile bizi süzen insanlara piyango vurmuş çoban misali sütlaç gözlerle baktık. hanım hostes kızımız geldi ve ne içeceğimizi sordu. tabii ki portakal suyu! ardından çıplak vücuduna kremayı sıkıp yalamamızı istedi. şaka şaka, krema kısmı yokmuş cem* bizi kandırmış ama portakal suyu var. portakal suyu dediğim, pastorize kutu pınar portakal suyu. uçak kalktığında herkes masalarını açarken wright kardeşlerin uçağı bulmaya uğraşmadığı kadar uğraşarak masanın nerden çıktığını bulmaya çalıştık. sonra kopya çektik ve açar açmaz yemeklerimiz gelmişti zaten. zeytinyağlı enginar, biftekli sandviç, karides salatası ve creme brulee! sandviç o kadar sıcak, portakal suyu o kadar soğuk ki biz ilk yudumlarımızı yutmaya çalışırken diğer business abiler çay söylemeye başlamışlardı. sanırım ağızları kevlar kaplı. tabi bu sırada ayaklarımızı uzatmaya çalışmak için ve okuma lambasını açmak için harcadığımız zamanı saymıyorum bile.
her zaman önceden check-in yaptırıp biniş kartımı alan ben şimdi bir umut deyip erken gidiyorum havaalanına. 69 liraya business uçmak normal business uçmaktan daha keyifli. perdenin arkasında oturanların business uçanlara "kerizler, aynı yere gidiyoruz sonuçta 3 kat fazla para vermeye ne gerek var" dedikleri gibi, bende "kerizler, 69 lira verip business uçmak varken perdenin arkasında kalmaya ne gerek var" diyorum. ama dediğimle kalıp yine perdenin 69 liralık biletiyle perdenin arkasındaki keriz oluyorum.
çakallık yapıp önümüze geçen kadın mı!? perde kapandıktan sonra yerinden kalkıp ağlayarak hızla tuvalete giden bir bayan vardı. sanırım oydu.

PREMIER LEAGUE


ingilizleri pek sevmem, ama adamların sahip oldukları tüm değerleri sahipleniş biçimleri takdire şayandır. bu tarihleri için de, bayrakları için de, binaları için de gelenekleri için de geçerli. tüm bunların yanında futbol maçlarını da geleneksel anlamda bir şey kaybetmeden modarnize edip sadece saf futbol oyanyıp konuşarak ve yorumlayarak en derin keyfini yaşıyorlar. sıradan gazetelerinde bile futbol maçları sonrası grafikleri ve çizimleri ile enteresan bir yaklaşımları var. detaysa detay, yorumsa yorum. senin benim bilmediğim yada görmediğim açıdan bakıp dillendirebiliyorlar. sanırım bu birazda bizden farklı maç algılarından kaynaklanıyor. zira kaybedilen bir maçtan sonra bile futbola doymuş olmanın verdiği keyif münferit örnekler dışında insanları huzur ve mutluluk içinde evlerinin yolunu tutmalarını sağlıyor. futbolcuların kaldığı oteli dahi farklı konumlandıran, bundan kimsenin gocunmadığı gibi bunu pazarlama başarısına da ulaşan bir yapıları var. satılan kulüpler ve holiganizm gibi zayıf bölgeleri olsa da genelde lezzet bakımından stadlarının akustiği ile mimari yapısı ile kendinizi futbolun içinde hissettirmesi bakımından emsallerinden ciddi anlamda fark yaratıyor bu lig. orta sıranın altında bulunan takımların bile maçlarında diyorsunuz ki vay be mücadeleye bak. everton gibi bir takımın bile fanatiklik derecesinde taraftarı olduğunu duyduğumda garipsemiştim ve sormuştum esas tuttuğun takım hangisi diye, çünkü bizde öyledir, hem bursa hem de fenerbahçe taraftarı olabilirsin. adam şaşırıp suratıma bakmıştı ve cevap bile vermemişti. önceleri açık kanalda arada denk gelen maçlarda bile beni televizyon başına bağlayan maçları şimdi satın alarak seyretmek zorunda kalmak biraz can sıkıcı olsa da ayak üstü dürüm yiyen bünyenin* arada sırada ev kirası kadar para ödediği yemeklerle* kendini ödüllendirmesinin yanında akşamları evinde yediği düzenli, lezzetli ve kaliteli yemekler gibi duran maçların oynandığı lig.

BOZCAADA



bozcaada'da geçirilen hergün benim için hayatıma eklenen bir yıl demek. öncelikle burada geçirilen zaman diliminde bir tatilden neler istediğiniz çok önemli, o bakımdan nefret te edebilirsiniz, çok ta sevebilirsiniz. ben o buz gibi denizine giremesem de, 5 yıldız otellerdeki hizmet anlayışını ve kompleks tatili olmazsa olmazlar arasına koysam da ada tatili çok farklı, eşsiz ve huzur dolu bir yaşam biçimi. dinlendikçe sevilen bir şarkı gibi, her gidişiniz de yeni bir yönünü gösteriyor size. sessiz kendini belli etmeyen sadece farkedebilenlerin gördüğü uzun saçlı bir kadın gibi bu ada. onunla eğlenmek değil gölgede uyumak istersiniz ya, onunla konuşmak yerine birlikte susmak istersiniz ya, onunla onunla savaşmaz sadece huzur bulursunuz ya, işte öyle birşey adada olmak, kalmak, tatil yapmak. 5 aylık oğlum bile huzur buldu adada ve 12 saat uyudu. eşimin gözlerinden okudum o tarfisiz mutluluğu, bir kadını hediyeler, tatlı sözler yada çiçeklerle değil bir coğrafya ile mutlu edebildiğimi anladım o an. çünkü hepsi vardı bu adada. burda geçen zaman başlı başına bir hediye, çaprazdaki rüzgar tatlı sözlerdi fısıldanan ve her yanı çiçeklerle bezeli bahçeleri vardı adanın. adada geçirilen tatil bence tatil değil bir insanın kendisine verdiği ödüldür kanımca. güzel anılarımızı sarmalayıp şarabımızla, domates reçellerimizle döndük adadan. ta ki resimlere baka baka özlem dolu günlerimizi geçirip tekrar gidene kadar.