23 Ocak 2012 Pazartesi

Rüya

RÜYA


düzenli gördüğüm iki rüya var böyle. bir tanesi aradan 15 yıl geçmesine rağmen hala askerlikle ilgili. her gördüğüm sefer konu aynı; eksik kalan günlerim olduğu için tekrar askere çağrılıyorum. bazen rüyayı görürken diyorum ki ben bunu daha önce rüyamda görmüştüm, rüyam çıktı diyorum. sonra her sene en az iki defa görüyorum ve o anda bulunduğum sosyal konuma bağlı olarak olaylar gelişiyor. çalışıyorum, işim var askere çağırıyorlar ve işimi kaybetme korkusu yaşıyorum üstüne. evlendikten sonra da karımı nasıl bırakıp gideceğim diye düşünüyorum (bu kısım önemli çünkü ikinci rüyamla bağlantılı, askere giderken o zaman sevgilim olan karım beni terketmişti çünkü).
oğlum olduktan sonra da bu sefer rüyamda oğlumu bırakıp nasıl giderim diye kederleniyorum ve yanımda giderken bir t-shirtünü ve kullanılmış bebek bezini yanımda götürüyorum koklamak için (evet, gerçek olsa da yapardım bunu, çocuğu olanlar daha iyi anlayacaklardır, bebeğinizin çiş kokusu bile size mutluluk veriyor -kaka için aynı şeyi söyleyemem o ayrı-)
ikinci rüyam ise, şimdiki karımın beni terketmesi. askere giderken terketmişti, döndüğümde yine beraberdik ama yine terketti. evlenene kadar araya hep başka sevgililer girdi ama arada o da girip beni yine yine yine terketti. evlendikten sonra da beni terkederken görüyorum onu. ama bu o kadar kötü değil, sabahları yanımda gördüğüm zaman hem mutlu oluyorum hem de yokluğunun ne demek olduğunu hatırlıyorum. bu rüyam da yine konu aynı olsa da şekil değiştiriyor. artık evliyiz beni niye terkediyor diyorum. hamile hamile nasıl gider diyorum. sonra oğlumu bendan alıp nasıl gidiyor diyorum. hiçbirinde de (önceki yıllarda olduğu gibi) gururumdan gitme diyemiyorum. yıllar sonra askerlik yaptığım şehirdeyim ve yıllar önce sevgilim olan insan artık karım. bir inasnın hayatındaki en önemli iki olay olduğundan belki de bu iki rüyayı hep görüyorum. birinde sivil hayatın değerini birin de de karımın değerini bir kez daha anlıyorum.

STOR PERDE


perdeyi her indirip kaldırdığımda göndere bayrak çekiyormuşum gibi yada indiriyormuşum gibi hissettiren perde çeşidi. her cuma akşamı atatürk heykelinin olduğu meydana askeri bando takımı gelir ilkokula giden bünye asker görmeye dayanamaz ve onları adım adım takip ederdi. bayrak göndere çekildiğinde hep o bayrağı çeken asker olmak isterdim. ardından da gök kubbenin derinliklerine bakıp selam dururlardı. pazar akşamı yine aynı seramoni yaşanır ve bu sefer bayrak aşağı inerdi. yine bando sesleri ve rap rap eşliğinde askerler uzaklaşıp gider bu sefer de bando da solo çalan asker olmak isterdim. tüm bu ayin gibi geçen zaman dilimi bir gün istiklal marşı okunurken bir askerin önce pantolonda gördüğüm ıslaklık ve ardından asfaltta süzülen sarı renk idrar sonrasında askerler giderken bu sefer solo yerine yerde kalan izde takılı kalmamdan mütevellit son bulmuş ve eskisi gibi törenlere gitmez olmuştum. şimdilerde evde stor perde çekerek içimden istiklal marşını mırıldanıyorum ve gözlerimle göğe selam çakıyorum. o sırada gözüm oğluma ilişiyor, sıcak yaz günü altı bağlı değil ve koltuğun dibine bırakıyor sarı güzel kokulu çişini. rap rap sesleriyle ben kovalıyorum o kaçıyor.

ARDA TURAN



hayatımızın her alanında çifte standart var maalesef. menfaatler yanımızda olduğu sürece sesimiz çıkmaz ancak başkası kendine bir öncelik kazandığında veryansın ederiz. okulda da böyle (beden eğitiminden kayırmak için sahte rapor) askerde de (deli gibi torpil aramak) iş haytında da (hemen kariyer basamaklarını tırmanmak) stad kapısında kuyrukta beklerken (ya bi polis vardı tanıdık, öne alır nerde acaba?). yerinde biz olsak alasını yapacağımız hal ve hareketler hatta söylemler onlar tarafından yapılınca tukaka oluyor. mahallede bile öyle değil mi? araba alırısın çalışıp didinip, o birahane de içer durur sonra sen turlarsın keyif için, selam verirsin "hava atıyor götü kalkmış bak" der, görmez selam vermezsin "bak selam vermedi götü kalkmış" der. arda ülkede futbolu seven kenarda top toplayarak camianın içine girmiş oldukça zeki, düzgün konuşan bir futbolcu. ancak galatasaray da milli takımda oynadığı gibi oynayamıyor çünkü adamın kafasını allak bullak ediyoruz. artık milli takımda da rahat oynayamayacak. zamanında alpay'ı öyle kaçırtmadık mı, emre italya'dan ingiltere'ye bu yüzden gitmedi mi, avrupa'da daha rahatsın dedi diye demediğimizi bırakmadık. tuncay bile bu yüzden gitmedi mi? elin gavuru yaptığı zaman "vay be helal olsun", bizim oğlanlar yapınca dilinin ayarı olmadan konuş. zamanında şarkıcılara magazin basını giydiriyordu, hakediyorlar diyenler vardı, bazıları kendileri çağırıyormuş hatta denildiği de oldu. ama futbolculara bari dokunmayın, yeter artık, emek veren çabalayan insanlara kötü olmasını bekleyip, kötüleyip, ben demiştim demeyi bırakıp, güzel şeyleri takdir edip bunları da yüksek sesle söylemenin ve yaptıklarına saygı göstermenin zamanı geldi. arda bugün futbolu bıraktım dese çok mu mutlu olacağız, oh be artık sevişmeyecek, sevişemeyecek mi diyeceğiz. yazık, sözlükte bu kadar insanın bu kadar zamanını çaldığı için bile çok yazık. böyle yapa yapa beş yıl sonra diyeceğiz ki; "arda geleceği olan bir futbolcuydu ama olmadı, harcadı kendini, bitirdi."

TOPUKLU AYAKKABI vs BABET



içinde bulunmak istediğiniz ruh haline göre tercih kullanıp öne çıkarabileceğiniz model karşılaştırmasıdır.
her sabah asansörde karşılaştığım ve kah kırmızı kah leopar desen high heel ile beni götüm kadar asansörde psikolojik olarak köşeye sıkıştıran aynı zamanda o asansörü tabut haline getiren hatun otoritesiyle önce bir güzel eziyor sonra ta en tepemden bana bakarak aramıza çivili tel örgüler örüp zırhlarını kuşanıyordu. yutkunarak zar zor günaydın diyordum. kısa minik eteği, uzun sarı saçları (şimdilerde ise koyu siyah) orta karar yerinde makyajı ile apartmanın en üstünde oturmayı hakedercesine sadece göz kamaştıran güzelliği ile değil, duruşu ile de paşa görmüş er misali beni panikten paniğe, heyecandan heyecana sürüklemekteydi. ancak bir gün yine binbir tereddüt ve heyecanla asansör kapısını açmamla beraber içerde bir dev beklerken köşeye saklanmış ıslak bir kedi yavrusu vardı. ürkek tavırlarıyla, mırıldanır gibi günaydın deyişiyle o vamp en üst düzey yönetici asistanı gitmiş bir dershane öğrencisi gelmişti sanki. tek ama tek bir fark vardı. o sabah ayağında topuklular yerine babetleri vardı. o hatun kişi babet giymiş ve babet olmuştu adeta. eşimin de günlerdir bahsettiğim hatuna camdan bakarken bana bu mudur kaç gündür bahsettiğin dişilik ikonu der gibi alaycı bakışlarına maruz kaldım. ihtişamdan eser kalmamış, naif bir hanfendi olmuştu. demem o ki, nasıl bir özgüven ve fiziksel duruş imkanı vermekte ki bu topuklu ayakkabı denen eşya, hatunların kölesi olmaya aslında bilinçaltımızda meğilliymişiz de merakımzı ondan sanki. nasıl bir iktidar ve maçoluktur ki babet karşısında tüm ipleri kendi elimizde hissetmekteymişiz.
hülasa; kadın denilen yüce varlık bizim nasıl olmamızı isterse öyle olur. o nedenle sokakta babet, evde topuklu ayakkabı, mutfakta sabo giyenlerden herkese nasip olsun!

TEOMAN


ilk askerdeyken dinledim teoman'ı. ancak çok dinlediğim şarkı vardı o dönem ve arada kaynadı aslında. asker dönüşü bir şarkı ararken yanlışlıkla aldım ikinci albümünü. bir yandan arabayı yıkarken bir yandan da albümü dinliyordum. sonra başka birşey dinlemez oldum. her şarkısını beğenerek dinlediğim ender albümlerdendi. etrafımda çok fazla bilen de yoktu, kardeşimle hayıflanır, nasıl bu adamı bilmez ve dinlemezler derdik. an geldi aman iyi böyle herkes bilmesin moduna da girdik. karizmatik kelimesinin moda olmaya başladığı zamanlar teoman'a yakıştırıldı bu laf. ondan sonra karizmatik olmak gibi bir kaygısı olan kişiler türedi. çakma karizmaların arasında teoman için de rol yapıyor dendi. gerçekten teoman da rol mü yapıyordu. o günlerde yine elime tesadüfen eski bir dergi geçti. teoman ile ilk albümü çıkmadan önce yapılmış bir röportaj vardı. okudukça irkildim, hiç tanınmayan bilinmeyen bir genç adam 4 yıl önce ne düşünüp ne söylediyse bugün de aslında aynı şeyleri anlatıyordu ve öyle davranıyordu. yani rol değil ta kendisiydi. sabaha kadar içiyor ama bardaki program günü öğlende sahne alacağı yere gidip garsonundan ışığına herşeyi kontrol ediyordu. hayatı çok umursamıyor ama hayatında var olan herşeye değer veriyordu. aradan yıllar geçti ve teoman bugün bildiğimiz teoman oldu. ama hep samimiydi. dürüsttü ve açık sözlüydü. albüm kartonetindeki yazılar size mi ait dendiğinde gülüp, yok yaa arkadaşlar hazırlamışlar işte dedi. sarhoş oldu evet içtim dedi, yeri geldi çelme takana çaktı yumruğu. en son babası ile ilgili yazdığı yazıyı okudum. sarsıldım, tek kelimeyle. okuduklarımdan sonra hem saygım arttı, hem takdir ettim hem de daha farklı olamaz diye düşündüm. 3 sene önce okusam bu kadar etkilenirmiydim? sanmam, çünkü o zaman babamla empati yapardım, şimdi yazdıkları bana oğlum ile empati yaptırdı ve çok derinden etkilendim. muhteşem şarkıları, hayat görüşü, yazdıkları yönettikleri, çaldıkları söyledikleri bir kenara oğluma bağlanmam, onun yanında neden olmam gerektiği konusunda bile bana bir dürtü verdiği için bile teoman ayrıcalıklıdır. arkadaş mı al sana arkadaş, daha büyük kıyak mı olur. sanatçı mı al sana sanatçı, dinleyenine bir iz bıraktı. insan mı al sana insan, içi dışı bir işte. o ne içimizden biri, ne de kaf dağının ardında bir ünlü. o nev-i şahsına münhasır birisi.

BUSINESS CLASS



şanslı olanların da kullanabileceği uçuş sınıfı. uçakla istanbul'a gitmek için erkenden 3 arkadaş esenboğa havaalanına gittik. check-in'lerimizi önceden yaptırmış hatta biniş kartlarımızı bile bastırmıştık. valizlerimizi teslim edip birşeyler atıştıralım diye kontuara gittik. o sırada bir görevli gelip 1 saat erken uçmak isteyip istemeyeceğimizi sordu. ben dudak büktüm, çünkü keyif yapmak varken erken gitmenin bir manası yoktu. diğer arkadaş benim için farketmez dedi ve bir diğeri de olur dedi. aldığımız biniş kartlarını iptal ettirip yeni kart hazırlamaya koyuldukları sırada gidelim diyen arkadaşımız açıkta kaldı. sonuçta bir sonraki uçak için yerimiz vardı ve bir sorun yoktu bizim için ancak bir an önce gitmek isteyen bir bayan çakallık yapıp önümüze geçtiği için bizden biri açıkta kalmıştı. o sırada görevli ben sizi ne yapıp edip yollayacağım merak etmeyin diye elimizide yeni basılı olan biniş kartlarını tekrar aldı. business uçmak ister misiniz diye sordu? kafamızın üstündeki ünlem işaretlerini görüp cevap almadan işleme devam etti. yüzümüzdeki mavi ekrandan gözlerini çekip bilgisayarın ışıltılı ekranına bakarak hızlı klavye tıkırtılarıyla biniş kartlarımızı verdi. bu esnada uçak neredeyse kalkmak üzere ve belli ki sadece bizi bekliyorlar. kesin çok pis küfür yiyeceğiz ukala züppeler olarak tanımlanarak. uçağa gidip yerlerimize oturduk ve suratlarda hafif angry birds ifadesi ile bizi süzen insanlara piyango vurmuş çoban misali sütlaç gözlerle baktık. hanım hostes kızımız geldi ve ne içeceğimizi sordu. tabii ki portakal suyu! ardından çıplak vücuduna kremayı sıkıp yalamamızı istedi. şaka şaka, krema kısmı yokmuş cem* bizi kandırmış ama portakal suyu var. portakal suyu dediğim, pastorize kutu pınar portakal suyu. uçak kalktığında herkes masalarını açarken wright kardeşlerin uçağı bulmaya uğraşmadığı kadar uğraşarak masanın nerden çıktığını bulmaya çalıştık. sonra kopya çektik ve açar açmaz yemeklerimiz gelmişti zaten. zeytinyağlı enginar, biftekli sandviç, karides salatası ve creme brulee! sandviç o kadar sıcak, portakal suyu o kadar soğuk ki biz ilk yudumlarımızı yutmaya çalışırken diğer business abiler çay söylemeye başlamışlardı. sanırım ağızları kevlar kaplı. tabi bu sırada ayaklarımızı uzatmaya çalışmak için ve okuma lambasını açmak için harcadığımız zamanı saymıyorum bile.
her zaman önceden check-in yaptırıp biniş kartımı alan ben şimdi bir umut deyip erken gidiyorum havaalanına. 69 liraya business uçmak normal business uçmaktan daha keyifli. perdenin arkasında oturanların business uçanlara "kerizler, aynı yere gidiyoruz sonuçta 3 kat fazla para vermeye ne gerek var" dedikleri gibi, bende "kerizler, 69 lira verip business uçmak varken perdenin arkasında kalmaya ne gerek var" diyorum. ama dediğimle kalıp yine perdenin 69 liralık biletiyle perdenin arkasındaki keriz oluyorum.
çakallık yapıp önümüze geçen kadın mı!? perde kapandıktan sonra yerinden kalkıp ağlayarak hızla tuvalete giden bir bayan vardı. sanırım oydu.

PREMIER LEAGUE


ingilizleri pek sevmem, ama adamların sahip oldukları tüm değerleri sahipleniş biçimleri takdire şayandır. bu tarihleri için de, bayrakları için de, binaları için de gelenekleri için de geçerli. tüm bunların yanında futbol maçlarını da geleneksel anlamda bir şey kaybetmeden modarnize edip sadece saf futbol oyanyıp konuşarak ve yorumlayarak en derin keyfini yaşıyorlar. sıradan gazetelerinde bile futbol maçları sonrası grafikleri ve çizimleri ile enteresan bir yaklaşımları var. detaysa detay, yorumsa yorum. senin benim bilmediğim yada görmediğim açıdan bakıp dillendirebiliyorlar. sanırım bu birazda bizden farklı maç algılarından kaynaklanıyor. zira kaybedilen bir maçtan sonra bile futbola doymuş olmanın verdiği keyif münferit örnekler dışında insanları huzur ve mutluluk içinde evlerinin yolunu tutmalarını sağlıyor. futbolcuların kaldığı oteli dahi farklı konumlandıran, bundan kimsenin gocunmadığı gibi bunu pazarlama başarısına da ulaşan bir yapıları var. satılan kulüpler ve holiganizm gibi zayıf bölgeleri olsa da genelde lezzet bakımından stadlarının akustiği ile mimari yapısı ile kendinizi futbolun içinde hissettirmesi bakımından emsallerinden ciddi anlamda fark yaratıyor bu lig. orta sıranın altında bulunan takımların bile maçlarında diyorsunuz ki vay be mücadeleye bak. everton gibi bir takımın bile fanatiklik derecesinde taraftarı olduğunu duyduğumda garipsemiştim ve sormuştum esas tuttuğun takım hangisi diye, çünkü bizde öyledir, hem bursa hem de fenerbahçe taraftarı olabilirsin. adam şaşırıp suratıma bakmıştı ve cevap bile vermemişti. önceleri açık kanalda arada denk gelen maçlarda bile beni televizyon başına bağlayan maçları şimdi satın alarak seyretmek zorunda kalmak biraz can sıkıcı olsa da ayak üstü dürüm yiyen bünyenin* arada sırada ev kirası kadar para ödediği yemeklerle* kendini ödüllendirmesinin yanında akşamları evinde yediği düzenli, lezzetli ve kaliteli yemekler gibi duran maçların oynandığı lig.

BOZCAADA



bozcaada'da geçirilen hergün benim için hayatıma eklenen bir yıl demek. öncelikle burada geçirilen zaman diliminde bir tatilden neler istediğiniz çok önemli, o bakımdan nefret te edebilirsiniz, çok ta sevebilirsiniz. ben o buz gibi denizine giremesem de, 5 yıldız otellerdeki hizmet anlayışını ve kompleks tatili olmazsa olmazlar arasına koysam da ada tatili çok farklı, eşsiz ve huzur dolu bir yaşam biçimi. dinlendikçe sevilen bir şarkı gibi, her gidişiniz de yeni bir yönünü gösteriyor size. sessiz kendini belli etmeyen sadece farkedebilenlerin gördüğü uzun saçlı bir kadın gibi bu ada. onunla eğlenmek değil gölgede uyumak istersiniz ya, onunla konuşmak yerine birlikte susmak istersiniz ya, onunla onunla savaşmaz sadece huzur bulursunuz ya, işte öyle birşey adada olmak, kalmak, tatil yapmak. 5 aylık oğlum bile huzur buldu adada ve 12 saat uyudu. eşimin gözlerinden okudum o tarfisiz mutluluğu, bir kadını hediyeler, tatlı sözler yada çiçeklerle değil bir coğrafya ile mutlu edebildiğimi anladım o an. çünkü hepsi vardı bu adada. burda geçen zaman başlı başına bir hediye, çaprazdaki rüzgar tatlı sözlerdi fısıldanan ve her yanı çiçeklerle bezeli bahçeleri vardı adanın. adada geçirilen tatil bence tatil değil bir insanın kendisine verdiği ödüldür kanımca. güzel anılarımızı sarmalayıp şarabımızla, domates reçellerimizle döndük adadan. ta ki resimlere baka baka özlem dolu günlerimizi geçirip tekrar gidene kadar.