Bir gence verilmesi gereken ilk eğitim yalnızlık eğitimidir" diyor `Schopenhauer`, `yaşamın bilgeliği üzerine aforizmalar` adlı kitabında. Yalnızlık vazgeçilmesi gereken bir saplantı değil bir yaşam biçimidir.
Başkalarıyla paylaşılamayan ayrıcalıkları var yalnızlığın. En önemli ayrıcalığı özgürlük. Belki insansız yaşayamam ama yalnızlık korkum yok. Özgüvenim hiç bırakmadı beni. Yalnızlığı en eğlenceli en yoğun yaşadığım yer evim. Resim yapıyor, müzik dinliyor, yazı yazıyorum. Kendi kendine yetmek paylaşılamayan bencilce bir seçim. Ama insanın kendini bulması ve geliştirmesinde en iyi ilaçlardan biri. Çünkü yalnızken her şey uçsuz bucaksız olur. Hiçbir şey ve hiç kimse beni durduramaz.
Yalnızlığıma değişik yorumlar getirenler olabilir. Sevgilim mi yok, moralim mi bozuk, sorunum mu var yoksa melankolik miyim? Bunu böyle görmek istiyorlar çünkü onlar yalnız olduklarında öyle hissediyorlar. Yada öyle hissettiklerinde yalnız olduklarını düşünüyorlar. O sırada yüzümde pek fazla yaşam izi olmayabiliyor. Oysa içimdeki hayat çok yoğun, inanılmaz ve büyük aslında. Ardında hep bir neden arıyorlar. Aslında neden son derce basit. Yalnızlığın kendisi.
Yalnızlığımda en çok yaptığım şey öğrenmek. Zihnim genelde o kadar yoğun ki sık sık yalnızlığa ihtiyacım oluyor. İnsanların arasında olsam bile yalnız kalabiliyorum. Hiç kimse fark edemiyor. Yalnızlık güvende olmakla eş anlamlı benim için. Başkalarının zayıflığı beni zayıflatıyor. Yalnız kalamazsam tükeniyor, eksiliyorum. Yalnızlık kaçamaklarımın anlayışla karşılanmasını istiyorum karşımdakilerden sadece.
Hep lider olmayı istiyorum. Çünkü karşıma ne çıkarsa çıksın tek başıma mücadele edebileceğimi biliyorum. Ama dostluklardan hiçbir zaman soyutlamıyorum kendimi. Herkes kendine göre yarattığı dünyada yaşamalı. Çünkü o zaman daha verimli olunuyor.
Herkesin yeni şeyler öğrenebilmek için yalnızlıklara ihtiyacı var bence. Çoğunluğun kendi kalıplarının dışına çıktığı için yaşamadığı farklılıkları yaşıyorum. Değişik tarzda bir filmi, hiç duyulmamış bir albüm, az okunmuş bir yazı gökkuşağıma farklı bir tonda renk daha katıyor. Yalnızken deneme yanılma yöntemini gözü kara benimseyebiliyorum. Ve her deneme yeni bir tez, her tezin karşılığında da bir antitez üretip başka bir sentez oluşturabiliyorum. Bu sentez de aslında yeni bir tez olabiliyor ve böyle sürüp gidiyor. Bu da beni daha güçlü kılıyor.
Yalnızlığı en güzel yaşadığım canlı şehirleri bırakabileceğimi sanmıyorum. Asosyal olmayı onaylamıyorum ama yalnızlığı yaşamayanlara da tek düzeliğin içine düşebiliyor ve her şey o zaman sıradanlaşıyor. Oysa ben bir çok anlam katabiliyorum duyup dokunabildiğim her şeye.
İç huzur olamadan tatmin edici bir yalnızlık yaşanabileceğine inanmıyorum. Yalnızlık mümkün olduğunca kendimi keşfetmek demek. Sürekli insanlarla beraber olunca kendime yabancılaşıyorum. Her tanıdığım insan bir vaat bekliyor. Adını söylerken bile aklımda tutmamı bekliyor. İnsanların beni anlaması zor ama kendilerini birilerini tanımak zorunda hissediyorlar. Ben kendim oldukça karşımdakilerin de daha mutlu olduğunu fark ettim. Ve hayatımı BEN üzerinde yaşamaya karar verdim. Kendi kendime yetebiliyorum ve bir şeyler öğrenmek için en çok kendime ihtiyacım var. Tek başıma olduğumda başkalarının hatalarını üstlenmiyorum ve sadece kendi hatalarımdan ders alıyorum.
Yalnızken çoğalıyorum. İnsanların hayatlarına misafir olmaktansa insanları hayatıma misafir ediyorum. Yalnız olmakla yalnızlık çekmek arasında fark var. İlki huzur ikincisi acı verir. Yaşadığım en güzel şey yalnızlık duygusu!
20 Şubat 2012 Pazartesi
10 Şubat 2012 Cuma
Mum Kokulu Erkekler
bekar erkek evleri önemlidir. çünkü bariz ipuçları vardır orada.
aslında tabii ki bütün evler önemlidir, sahibinin kişiğini yansıtır. tıpkı insanın saçı-başı, kıyafetinin yansıttığı gibi...
ama evler, o insan hakkında biraz daha fazla detay verir. üzerinde taşıdığı kıyafetleri, imajı, imaj denemeleri, veya imajsızlığı sizi yanıltabilir.
sizin gördüğünüz, tanıdığınız insan, evinde bambaşka birine dönüşebilir. çünkü asıl kişiliği orada saklıdır.
işte oradaki bazı detaylar, dışarıda hiçbir barda, hiçbir restoran yada kafede göremeyeceğiniz cinstendir.
onu en iyi tanıyacağınız yer, kendi doğal ortamıdır.
hangi detaylara mı bakmak lazım? anlatayım, en tehlikeli en korkutucu olanlar evinde mum besleyenlerdir. yani evinde onlarca mum olanlar... onlara kısaca "mum kokulu erkekler" diyebiliriz.
tabii ki bir erkeğin evinde mum olabilir. bir tane iki yada üç tane... ama üç mumdan fazlası beni rahatsız eder, aklım kötüye kayar. içime kurt düşer.
"o kadar mumun bekar bir erkeğin evinde ne işi var" diye düşünürüm.
ve gözümün önüne şu manzara gelir; evinde üç mumdan fazlası olan erkeğin sıkı bir cd koleksiyonu vardır. ve tabii her türden içkileri...
eşyalar, herşeyi kanepeden yönetecek biçimde yerleştirilmiştir.
olaylar şöyle gelişir; eve girer girmez mumları yakar, sizi kanepeye oturtur. hemen romantik bir cd koyar. siz biraz sersemlemişsinizdir. içinizden, "ayy ne güzel ev, oda çok romantik" dersiniz. sonra size ne içeceğinizi sorar; "tatlı, hafif birşeyler mi yoksa şarap, rakı"
içki konusunda bilgilidir. bu da sizi etkiler.
seçtiğiniz içkiyi klas bir bardakla size sunar. yanınıza yerleşir. şimdi herşey kontrolü altındadır. iş, çeneye kalmıştır. siz, mum ışığı, müzik, içki derken hafif gevşersiniz.
bir ara "ne dinlemek istersin?" diye sorar. siz sıradan bir şey olmasın diye ya nostaljik bir şarkı ya da zor bir isim teklif edersiniz. ama o ne yapar? istediğiniz şarkıyı hemen bulur ve çalar. çünkü onda her yaş grubunun takıldığı şarkıların cd'leri vardır. hazırlıklıdır.
ama siz ne zannedersiniz? "ayy ne hoşşş... aynı şarkıyı o da dinliyor" ve bundan bir kehanet dahi çıkarırsınız. "çok mutlu olacağız galiba"
ama onunla geçirdiğiniz akşamı bir arkadaşınıza anlatırken durumun tuhaflığının farkına varırsınız. herşeyin bu kadar mükemmel olması sizi de rahatsız eder. sizin de içinize kurt düşer.
mum kokulu erkeklerin evinde herşey kadın tavlamaya yöneliktir yani...
felsefe aynıdır; "vur,kaç"
böyle evlere giderseniz benim de size bir tavsiyem olacak; "bak,kaç"
-alıntıdır-
Not:yaralı olduğunu tahmin ettiğim bir hatun tarafından yazılmış bu yazıda gözlem doğru fakat sonuç yanlış kanımca... tüm bu kurgunun sebebine gelince; ahmet altan'dan gelsin o zaman "kadınları anlamak istiyorum. bu aynı zamanda beni acıtan bir uğraş. kadınlar hayatımı bir anda alt üst edebiliyor. çok eminim güvenliyim derken birden tepe taklak oluyorum. hangi söz, hangi tavır, hangi bakışları yüzünden? bilmiyorum. ama onlar şunu biliyorlar: ben onlarla ilgileniyorum ve güzel ilgileniyorum, canımı yakıyorlar ama onlarsız bir hayattan çok sıkılıyorum."
aslında tabii ki bütün evler önemlidir, sahibinin kişiğini yansıtır. tıpkı insanın saçı-başı, kıyafetinin yansıttığı gibi...
ama evler, o insan hakkında biraz daha fazla detay verir. üzerinde taşıdığı kıyafetleri, imajı, imaj denemeleri, veya imajsızlığı sizi yanıltabilir.
sizin gördüğünüz, tanıdığınız insan, evinde bambaşka birine dönüşebilir. çünkü asıl kişiliği orada saklıdır.
işte oradaki bazı detaylar, dışarıda hiçbir barda, hiçbir restoran yada kafede göremeyeceğiniz cinstendir.
onu en iyi tanıyacağınız yer, kendi doğal ortamıdır.
hangi detaylara mı bakmak lazım? anlatayım, en tehlikeli en korkutucu olanlar evinde mum besleyenlerdir. yani evinde onlarca mum olanlar... onlara kısaca "mum kokulu erkekler" diyebiliriz.
tabii ki bir erkeğin evinde mum olabilir. bir tane iki yada üç tane... ama üç mumdan fazlası beni rahatsız eder, aklım kötüye kayar. içime kurt düşer.
"o kadar mumun bekar bir erkeğin evinde ne işi var" diye düşünürüm.
ve gözümün önüne şu manzara gelir; evinde üç mumdan fazlası olan erkeğin sıkı bir cd koleksiyonu vardır. ve tabii her türden içkileri...
eşyalar, herşeyi kanepeden yönetecek biçimde yerleştirilmiştir.
olaylar şöyle gelişir; eve girer girmez mumları yakar, sizi kanepeye oturtur. hemen romantik bir cd koyar. siz biraz sersemlemişsinizdir. içinizden, "ayy ne güzel ev, oda çok romantik" dersiniz. sonra size ne içeceğinizi sorar; "tatlı, hafif birşeyler mi yoksa şarap, rakı"
içki konusunda bilgilidir. bu da sizi etkiler.
seçtiğiniz içkiyi klas bir bardakla size sunar. yanınıza yerleşir. şimdi herşey kontrolü altındadır. iş, çeneye kalmıştır. siz, mum ışığı, müzik, içki derken hafif gevşersiniz.
bir ara "ne dinlemek istersin?" diye sorar. siz sıradan bir şey olmasın diye ya nostaljik bir şarkı ya da zor bir isim teklif edersiniz. ama o ne yapar? istediğiniz şarkıyı hemen bulur ve çalar. çünkü onda her yaş grubunun takıldığı şarkıların cd'leri vardır. hazırlıklıdır.
ama siz ne zannedersiniz? "ayy ne hoşşş... aynı şarkıyı o da dinliyor" ve bundan bir kehanet dahi çıkarırsınız. "çok mutlu olacağız galiba"
ama onunla geçirdiğiniz akşamı bir arkadaşınıza anlatırken durumun tuhaflığının farkına varırsınız. herşeyin bu kadar mükemmel olması sizi de rahatsız eder. sizin de içinize kurt düşer.
mum kokulu erkeklerin evinde herşey kadın tavlamaya yöneliktir yani...
felsefe aynıdır; "vur,kaç"
böyle evlere giderseniz benim de size bir tavsiyem olacak; "bak,kaç"
-alıntıdır-
Not:yaralı olduğunu tahmin ettiğim bir hatun tarafından yazılmış bu yazıda gözlem doğru fakat sonuç yanlış kanımca... tüm bu kurgunun sebebine gelince; ahmet altan'dan gelsin o zaman "kadınları anlamak istiyorum. bu aynı zamanda beni acıtan bir uğraş. kadınlar hayatımı bir anda alt üst edebiliyor. çok eminim güvenliyim derken birden tepe taklak oluyorum. hangi söz, hangi tavır, hangi bakışları yüzünden? bilmiyorum. ama onlar şunu biliyorlar: ben onlarla ilgileniyorum ve güzel ilgileniyorum, canımı yakıyorlar ama onlarsız bir hayattan çok sıkılıyorum."
Kaydol:
Yorumlar (Atom)