28 Haziran 2012 Perşembe

Sene

İstanbul'u kavuran sıcak bir temmuz sabahında, ofisinin cam duvarlarından yoldan geçen arabalara bakıp telefonla konuşan füme rengi elbise giymiş otuzlu yaşlarında güzel bir kadın, telefonu aniden karşısındakinin yüzüne kapatıp sıkkın bir nefes verdi. elinde olmadan yaptığı anlık hareketlerden sonra sıcaklıyor ve boğuluyor gibi hissediyordu. plazadaki pencerelerin açılmaması kendisini delirtiyor ve her seferinde odanın köşesindeki dev vazoyu cama fırlatmamak için kendini zor tutuyordu.

"bu kaçıncı, senem?" diye sordu kendine. karşısındaki, iş yaptıkları önemli bir firmanın temsilcisi olsa bile bir anlık karartı, ona telefonu kapattırıyor ve ortalığı havaya uçurmak için cesaret veriyordu. pahalı ayakkabılarını çıkardı ve krem rengi halının üzerinde yalınayak dolaşıp, biraz önce kendisine sorduğu soruyu tekrarladı. yarıda bıraktığı telefon konuşmalarının ve sonradan durumu kurtarmak için uydurduğu renkli yalanların sayısını hatırlamıyordu. ayna karşısında kendisine yalan söylerken bile "acaba gerçek olabilir mi?" dediği zamanlarda yok değildi. içinde, bir şeyleri bozan karanlık bir hayalet vardı. ara sıra geliyor, telefonları kapatıyor, ortalığı birbirine kattıktan sonra geride yeşil gözlerinde şaşkın bulutların geçtiği bir kadın bırakıyordu.

kadının adı senemdi. 10 senedir bir plazanın 15. katında çalışıyor ve kariyerini biraz fırtınalı da olsa devam ettiriyordu. ara sıra ezelden beri cam kutunun içinde hapsolduğunu sanıp, anahtar sorusunu yine soruyordu:

"bu kaçıncı senem?"

kendisini hayata ve normale geri döndürmek için bu soruyu soruyor, cevaplarken de iyileşiyordu. plazada kaçıncı senesini geçirdiğini ojesiz parmaklarıyla hesapladı. iyi bir şeylerin olacağını hissettiği seneler karavana geçmiş, dipsiz felaketler bekledikleri ise nispeten iyi sonlanmıştı. zamansız ölümlerin ruhunda açtığı boşlukların ise tarifi mümkün değildi.

ömürü bir arada tutan senelerinin arkasında kalan yüzdesi, önünde uzandığı kısımdan daha fazlaydı artık. sol elinin içindeki hayat çizgisi, yaşadığı kadar yaşamayacağını, kum saatinin alttaki kısmının üsttekinden çok daha dolu olduğunu söylüyordu. karanlık hayaleti hemen karşısında dikildi ve isimsiz ormanlar gibi yeşil gözlerine baktı. gözlerinin yansımasından kendine bakıyormuş gibi hareketsiz, ölümcül ve zamansızdı. uykusuz geçen gecelerinin tetikte bekleyen kabusuydu.

"bu seninle geçirdiğim kaçıncı senem?" diye haykırdı hayalete. neden kendisini bırakmıyordu, neden füme elbiseli binlerce insan varken bula bula kendisini buluyordu. bir lanetin mührünü mü kırmıştı seneler önce, anlatılması yasak olan bir masalı mı yaymaya çalışmıştı herkese?

masasına doğru ürkek adımlarla koşup koltuğa oturdu, ikinci çekmeceden renkli haplarını çıkardı. onlar olmadan hayaletin gideceği yoktu, hayaletle birlikte kendisinin yaşlı halini de görmeye başlayacaktı biraz sonra. kurumuş bir ağaç kabuğundan farklı olmayan yaşlılığını. her zaman genç kalacağı sanrısı, yerini yaşlanma korkusuna bırakmıştı. elleri titrerken iki tane hap aldı ve gözlerini kapattı. gözlerini açtığı zaman her şeyin biteceğini biliyordu, bitmese tüm kutuyu olduğu gibi kafaya dikecekti. artık olmayan ruhların ısrarlarını çekmeyecekti. geriye doğru sayarken, bütün bunların bitmesini istedi.

çok kısa süre sonra gözlerini açıp çevresine baktı. yüksek ağaçlar hızla yanından geçerken, bir arabanın arka koltuğundaydı. ailesiyle tatile çıktığını, 25 yaşında ve hala işsiz olduğunu farkedince yorgun gülümsedi. ellerinin içi bile terlemişti, sol ayasına bakıp hayat çizgisinin kısa olmasına bile üzülmedi. gördüğü kötü bir kabustu; hayattan daha gerçekçi, siyahtan bile daha karanlık. pencereyi açıp çam kokulu rüzgarlarla yüzünü yıkadı, son günlerde oldukça fazla görmeye başlamıştı bu tür rüyaları.
aslında bunun rüya olduğu ve asıl hayatın plazada, yarı baygın şekilde koltuka devam ettiği düşüncesi birden parladı gözlerinin önünde. öyle kuvvetli bir parlaklıktı ki bu, senem'in gözbebekleri anında küçüldü, tırnaklarını koluna geçirdi. geri dönmek istemiyordu on sene sonrasına, ölü renkler diyarına. bu rüya olsa bile devam edecekti, uyanmayacaktı. sonsuza kadar bir arabanın arka koltuğunda ilerleyecek ve çam kokulu yollarda çizgilere bakacaktı. bir şeylerin değiştiğini hissetti, içinde bulunduğunu görüntüler yine kaymaya ve tuhaflaşmaya başlamıştı. gözlerini kapattığı an başka yerde açacağını ve orasının güzel bir yer olmayacağını hissetti. gözlerini sonuna kadar açtı, elini ısırdı ama göz kapaklarının tonlarca ağırlığına boyun eğemedi.

karanlığın içinde ilerlediğinin farkındaydı, elleri titriyordu. kaç yaşında uyanacaktı acaba? kuru bir ağaç kabuğu gibi bir yatakta uyanıp ölümü bekleyeceğini düşününce, sonsuza kadar karanlıkta ilerlemek bile istedi. gözlerini açmayacak ve artık hiçbir şey duymayacaktı, karanlığa kurban edecekti kendisini. kalp atışlarını yeniden duymaya başlayınca, hayata bir şekilde dönüyor olduğunu anladı. yeni bir rüya mı yoksa gerçek hayatına mı dönecekti, bilemiyordu. alt dudağı titredi, neden bütün bunların onun başına geldiği hakkında fikri yoktu, kime isyan edeceğini de bilmiyordu. ne zaman "neden ben" diye çığlık atsa, rüyasından uyanıyor ve gerçeğin ne olduğunu merak ediyordu. karanlık hafiften dağılmaya başladı, renkleri seçebiliyordu.

kendi odasında uyandı. göğsünde bir kitap vardı, ellerini yanaklarına götürüp uyurken ağlamış olduğunu fark etti. kaç yaşında olduğunu anlamak için ellerine baktı, ojesiz ve küçüktü. çalışma lambasının hafif sarı ışığında parıldayan yaprak testlere ve kitaplarına baktı. büyük sınava aylar kaldığına göre 17 yaşındaydı daha. zamansız ve mekansız kabusları hayatını zehir etse de, bir plazada daralmadığına, insanların yüzlerine telefon kapatmadığına ve haplara muhtaç olmadığına sevindi. 17, güzel bir hayatı planlamak için oldukça iyi bir yaştı. odasının içinde dolaştı, penceresini açıp yoldan geçen arabalara baktı.

arabalar yavaşça yok olmaya başlarken, hapların etkisinin geçtiğini dehşetle fark etti, gerçeğine geri dönüyordu yine. tırnağını koluna batırıp sordu:

"bu kaçıncı senem?"


MIES

Şizofreni

"Sultanahmet'ten sirkeci tarafına doğru inerken; aileme, dövme yaptırmayı düşündüğümü ve akıllarına gelen bir şekil olup olmadığını sordum. dövmeden hoşlanan insanlar değildi, ben de yaptıracak değildim zaten. oralı bile olmadılar, gereksiz yere endişe verme çabam boşa gidince ikinci denemede bulundum: "bende şizofreni başlangıcı var". yalnız yaşadığım zamanlarda, muhabbetime ortak olup rakıma olmasın, sinemaya yalnız gitmeyeyim ama aynı zamanda iki kişilik bilet almayayım diye kafamdan uydurduğum karakterler en az benim kadar gerçekti, anne tarafından ispanyol asıllı sadık hizmetkarım esteban ara sıra gerçek olmadığımı iddia edecek kadar kendisini gerçek hissediyordu. hemen 20 metre arkamızdan eli kolu çanta dolu esteban gelirken, annem "nasıl mesela?" diye sordu.
"eğer siz gerçekten istanbul'a geldiyseniz, 3 gündür dağ bayır demeden dolaşıyorsak, camisinden kilisesine, sergisinden müzesine dur durak bilmeden yürüyorsak sorun yok. ama ben bu kadar serüveni tek başıma yaşıyor, yemek yerken 3 porsiyon söylüyor, yanımda başka birileri varmış gibi ayasofya'nın efsanelerini sesli anlatıyorsam işte o zaman başım belada anne" dedim. dalga geçtiğimi anlamışlardı, babam güldü geçti. bizim durakladığımızı gören esteban da geride durmuş, çok isteyip de alamadığım lenslere bakıyordu. yolumuza devam ettik, tramvay hızla yanımızdan geçerken " ya gerçekten gelmemişlerse, ben akşama kadar deli tavuklar gibi oradan oraya gidiyor ve akşamları bilgisayar açacak gücü bile bulamıyorsam" diye içimden geçirdim. fotoğraf makinem doğruyu söylerdi, "gülümseyin" deyip deklanşöre bastım. canon yanılmamıştı, annem ve babam beni görmeye gerçekten gelmişlerdi ve gülümsüyorlardı. yaz boyu deniz kenarında olduklarından kapkara olmuşlardı.
eminönü'ne inip yoldan karşıya geçtik. galata kulesi, yanaşan bir vapur, köprü, açıktan geçen tankerler, dalgaların üzerinde rodeo yapan bir balık ekmek teknesi ve kaosuyla sıradan bir istanbul zamanıydı. telefonum çalmaya başladı, arayan babamdı. babama telefonu gösterip güldüm, o benden daha fazla güldü. tuhaf şeyler oluyordu ve elimden bir şey gelmiyordu.
olimpos'a gitmişler de "keşke burada olsaydın" demek için aramışlar. "siz de keşke burada olsaydınız, istanbul bugün çok güzel" deyip telefonu kapattım. bir vapur daha yanaştı iskeleye, üç balık daha oltaya yakalandı."
MIES
"Kapı çaldı, kimseyi beklemediğim için yanlıştır deyip bakmadım. bir kere daha çaldı, muhabbet etmek istemediğim için yerimden kalkmadım. müziğin sesini kıstım, köşe lambasını kapattım. hayallere uzaklık iki kişiyle ölçülemezdi, en fazla bir ya da hiç. eski fotoğraflara baktım, yaşlanınca anlamını bulacak olan "hey gidi günler"i bile dedim. günler kum saatinden akan taneler gibiydi, ömrümün hangi noktasında olduğumu merak ettim. bir 27 sene daha var mıydı önümde yoksa son bir haftam mı kalmıştı? tanrı bilir miydi ne zaman öleceğimi, canımı almadan önce sevdiklerimle vedalaşmam için ekstra süre tanır mıydı? merhametli olduğunu söylüyorlar, tüm insanlığın içinde bulunduğu duruma bakarsak, merhametin yetmediğini görmüyor muydu? tüm gün kendisine mi bakıyordu aynada?
kapı tekrar çalmaya başladı. gelen insan tanıdıklarımdan biri değildi belli ki, ısrardan nefret ettiğimi bilirdi herkes. tanımadığım biriyse de tanışmama gerek yoktu zaten. ama kapı gürültüsü ile rakı içecek de değildim. üşenmeden yerimden kalkıp kapıya gittim, kapının merceğinden sahanlığa baktım. merdivende oturmuştu, kafasını öne eğmiş ayakkabılarına bakıyordu. suratı görünmemesine rağmen kim olduğunu biliyordum. kapıyı açmak istemedim ama canım acıdı, onu orada öyle bırakmak bana yakışmazdı. kapıyı açtım, kafasını kaldırmadan içeri geçti. bir şeyler demesini bekledim ama tek bir ses bile çıkarmadı. suçluluk krizleriyle boğuşuyordu belli ki, tüm olanlar için kendisini işaret ediyor ve konuşmayarak kendisini cezalandırdığını düşünüyordu. bir duble de ona doldurdum, içince açılırdı belki. bir şeyler söyler, sonra da televizyonun karşısındaki yatakta, karanlık odada uyurdu. onu böyle perişan görmeye dayanamıyordum ama düzelme ihtimali de yoktu. aşağı yukarı 12 senedir tanıyordum ve hayatındaki her şey değişse bile kendisi değişmiyordu. isteksiz ve solgun elleriyle uzandı bardağa. beyaz peynirden bir parça attı ağzına ve rakısından oldukça büyük bir yudum aldı. gözlerini bana dikti, bir şeyler demek üzereydi. bu bakışları iyi biliyordum.
"seni özledim" dedi, "sensiz olmuyor, kendimi çoktan ölmüş de yeryüzünü terk edememiş gibi hissediyorum."
ikinci dublemin son yudumunu da alıp, mutfağa gittim. her şey baştan başlayamazdı, aynı şeyleri tekrardan yaşayamazdım. başlangıcı ve sonu olan anlamsız bir çemberdi bizimkisi. bir arada olmamızın mümkünatı yoktu, doğaya aykırıydı. elimde son duble ile odama geri geldim "sometimes i feel like screaming" çalıyordu, deep purple etkisinden hala kurtulamamıştım, şikayetçi de değildim gerçi.
"seninle olmuyor, biliyorsun bin kere denedim" dedim. "seni seviyorum, bana çok şey verdin ama çok şey de götürdün yanında"
haklı olduğumu biliyordu, kafasını öne eğdi ve halıdaki kareleri sayarmış gibi yaptı. ne zaman üzülse bir şeyleri sayarak uzaklaşacağını düşünürdü, dışarıdayken de bulutları saymıştı bir mart öğleden sonrası. onun için üzüldüm, onsuz hayatımın pek anlamı yoktu. günlerim birbirinin aynısıydı, zamanlarım anlamsızdı. ama onlayken de güzel olmuyordu her şey. bir gün zirvedeyken, ertesi gün dipte; diğer gün sarp bir yamaçta, keskin kayalıkların üzerinde, çığ düşmesi an meselesi olan dar geçitlerde ölüm tehlikesiyle dolaşıyorduk.
"bana son bir kez şans ver, birlikte uyumasak da olur; ben içeride televizyonun karşısındaki minderde uyurum" dedi. yalan söylediğini biliyordum, gece yarısı yavaşça yanıma süzülecekti yine. beni kendine aşık edecek ve sonra da çekip gidecekti. zar zor yapıştırdığım parçalarım tuzla buz olacaktı, hiçbir yapıştırıcı tutmayacaktı artık ruhumu. onunla uyumayı özlemiştim ama benim de düzeltmem gereken bir hayatım vardı, zamanım geçiyordu. insanların yaşamaktan bıkıp hayatı terk ettiği yaşta, daha hayatımın başlamasını bekliyordum. hiçbir şey katmamıştım insanlığın hazinesine, yıllar boyu asalak gibi beslenmiştim. bir şeyler yapmam gerekirken gecenin köründe gelenle uğraşamazdım. ama yine de son bir şans verdim, vermem gerektiğini hissettim. uzanıp yanağından öptüm, gözyaşları yanaklarında yollar açmıştı. ayrı geçirdiğimiz geceler o yollardan geçmişti belli ki.
"benim yanımda uyu." dedim, gülmeye çalıştı. havada sonbahar esintisi vardı, ince pikenin altına girdik. belli belirsiz ince dudaklarına iyi geceler öpücüğü verdim, onsuz ben de yarım yamalaktım.
gelen yalnızlığımdan başkası değildi. gecenin ortasında bir bütün olurken, onu ne kadar sevdiğimi ve özlediğimi bir kez daha anladım. onsuz olamazdım."
MIES

26 Haziran 2012 Salı

Hilton

"GENÇ KIZ VE YAKIŞIKLI DELİKANLI BİRBİRLERİNE TUTULMUŞLARDI SANKİ. BİRBİRLERİNE SÖYLEYECEK O KADAR ÇOK ŞEYLERİ VARDI Kİ. ZAMAN KONUŞMAK ZAMANI DEĞİLDİ. SUSMAK VE DOKUNMAK GEREKİYORDU.
BÜTÜN BİR GÜN HİÇ BİR İŞLERİ YOKTU. DIŞARDA SOĞUK BİR HAVA VARDI. İKİ CEP TELEFONU DA AYNI ANDA SUSTURULMUŞTU. HOTELİN HUZUR VEREN ODASINDA KİMSENİN RAHATSIZ ETMEMESİ İÇİN KAPIYA RAHATSIZ ETMEYİN YAZISI ASILMIŞTI.

GENÇ KIZ ODANIN SOL TARAFINDA PENCERE KENARINDA AYAKTA DURUYOR VE KOCA ŞEHRİ HEYECANLI GÖZLERLE İZLİYORDU.

DELİKANLI İSE HEMEN GİRİŞTE SAĞDA DURAN BAILEY'S ŞİŞESİNDEN BİR YUDUMDA İÇEBİLECEĞİ KADAR ALIP KÜÇÜK ŞIK KOLTUĞA OTURDU. SERİ BİR HAREKETLE KRİSTAL BARDAĞIN İÇİNDEKİ LİKÖRÜ İÇİP TEKRAR AYAĞA KALKTI VE ÜZERİNDEKİ DERİ MONTU ÇIKARIP AZ ÖNCE SIĞINDIĞI ŞIK KOLTUĞA GELİŞİ GÜZEL FIRLATTI. BANYOYA GİTTİ SOĞUK SUYLA YÜZÜNÜ İYİCE YIKADIKTAN SONRA ISLAK ELLERİYLE SAÇLARINI ŞEKİLLENDİRDİ.

GENÇ KIZ BİR ANDA ODANIN ÇOK SICAK OLDUĞUNU VE TERLEDİĞİNİ HİSSETTİ. UZUN KAŞMİR PALTOSUNU OMUZLARINDAN SIYIRIP BIRAKTI. PALTO TÜM SALDIRGANLIĞIYLA GENÇ KIZIN NARİN VÜCUDUNDAN SÜZÜLÜP KREM RENGİ HALININ ÜZERİNE YAYILDI. UZUN SAYILABİLECEK SAÇLARI DIŞARDAN VURAN IŞIĞIN ETKİSİYLE IŞIL IŞIL PARLIYORDU.

DELİKANLI BANYODAN ÇIKIP TEKRAR ODAYA GİRDİ. AZ ÖNCE UMURSAMADIĞI DERİ MONTUNU KOLTUĞUN ÜZERİNDEN ALIP GİRİŞTEKİ ASKIYA ASTI. SIRASIYLA ÖNCE SİYAH KAZAĞINI AYAKKABILARINI ÇORAPLARINI ÇIKARIP DOLABA YERLEŞTİRDİ. DOLAP KAPAĞINDAKİ AYNADA KENDİNE ŞÖYEL BİR BAKTI. BİR BARDAK DAHA LİKÖR KOYUP KOLTUĞA OTURDU.

GENÇ KIZ USULCA ŞEHRİN KARMAŞASINDAN KENDİNİ KURTARIP SON DERECE ŞIK DÖŞENMİŞ ODAYA YÜZÜNÜ DÖNDÜ. YAŞADIĞI HAYAT BİR FİLM ŞERİDİ GİBİ GÖZÜNÜN ÖNÜNDEN GEÇMEYE BAŞLADI. ÇOCUKLUĞU İLK AŞKI VE TÜM YAŞADIKLARI. VE ŞİMDİ YİNE UZUN ZAMANDIR TANIDIĞI BU ADAM HAYATINDAYDI.

DELİKANLI AYAĞA KALKTI. ELİNDEKİ BOŞ LİKÖR BARDAĞINI TELEVİZYONUN YANINA BIRAKTI.

GENÇ KIZ ODANIN ORTASINA DOĞRU İLERLEDİ, TENİNE GİYDİĞİ HIRKANIN DÜĞMELERİNİ ÇÖZMEYE BAŞLADI. SON DÜĞMEYİ ÇÖZDÜĞÜNDE HIRKASINI ÇIKARIP DÜZGÜNCE KATLAMAYA BAŞLADI.

DELİKANLI TELEVİZYONU AÇTI VE O DA GENCECİK HAYATINI ZAPLAMAYA BAŞLADI.

GENÇ KIZ KATLADIĞI HIRKASINI CAMIN KENARINDAKİ SANDALYENİN ÜZERİNE KOYDU. HALIYA YAYILMIŞ PALTOSUNU TOPARLAYIP YİNE SANDALYENİN KÖŞESİNE ASTI. YATAĞIN UCUNA OTURUP AYAKKABILARINI ÇIKARDI. SONRA ÇORAPLARINI VE ETEĞİNİ.

DELİKANLI SIKILARAK TELEVİZYONU KAPATTI. TEKRAR BANYOYA GİDİP YÜZÜNE BAKTI VE SAKALLARINI İNCELEDİ.

GENÇ KIZ ETEĞİNİ HIRKASININ YANINA KOYDU. ODANIN ORTASINDA İÇ ÇAMAŞIRLARIYLA DANS EDER GİBİ YÜRÜYORDU. GİDİP KENDİNE BİR VİSKİ KOYDU. ODANIN PERDELERİNİ KAPATTI. YATAĞIN SOL KENARINA UZANDI. İÇTİĞİ VİSKİ BİR ANADA ONU BİRAZ ETKİLEMİŞ RUHUNU ALEVLENDİRMİŞTİ.  AMA YİNE DE BU DUYGU HOŞUNA GİTMİŞTİ.

DELİKANLI BANYODAN ÇIKTI, ÖNCE ÜZERİNDEKİ PANTOLONU ÇIKARDI VE BİR LİKÖR DAHA KOYDU KENDİNE. BARDAĞI İLE BİRLİKTE YATAĞIN SAĞ BAŞINA OTURDU. ODADAKİ SESSİZLİĞİ BOZMAK İÇİN TELEVİZYONU AÇMAK İSTEDİ AMA SONRA VAZGEÇTİ. HER GECE YATARKEN YAPTIĞI GİBİ MÜZİK SETİNDEKİ CD'LERDEN BİRİNİ ÇALMAYA BAŞLADI. BAŞ UCUNDAKİ LAMBAYI SÖDÜRÜP KENDİNİ BİR ÇOCUK GİBİ YATAĞA SAKLADI.

GENÇ KIZ İLK DEFA BU KADAR HIZLI VİSKİ İÇİYORDU. O DA VİSKİSİNİ BİTİRİP KADEHİ KOMODİNİN ÜZERİNE KOYDU. TÜM HAYATINI VE KENDİNİ YORGANIN İÇİNE GÖMDÜ.

İKİSİDE SUSKUNDU VE İÇKİLİYDİ.
İKİSİDE GENÇ VE HEYCANLIYDI.
İKİSİDE ÇOĞU KİŞİNİN YAŞAMADIKLARINI YAŞAMIŞTI.
İKİSİNDE DE DERİN İZLER VARDI.
İKİSİDE İLK DEFA HEM MUTLU HEM DE HUZURSUZ UYUYORDU.
GENÇ KIZ İSTANBUL HİLTON
DELİKANLI DA ANKARA HİLTONDAYDI..."

Aşk Yolculuğu


YAZDIĞIM HER SATIRA GÖLGELERİM DÜŞTÜ
heyecanlarım vardı aralarında
telaşlarım, mutluluk ve hüzünlerim
hissettiniz mi hiç?
bazen eksildim, yoruldum
yaşarken kaçırdım bazı şeyleri
erteledim, ertelendim
ne kadar çok sevdim
o kadar uzak düştüm sevdalardan
ne buluşmalara izin verdi
ne başka sevgilere
ne de başını alıp gitmelere
dört mevsim geçmiş takvimlerde
ya benim yüreğimde kaç mevsim yaşandı
üşüdüm sevgiler ısıttı içimi
hüznün sarı yapraklarını mutluluklar dağıttı
tükendim derken yağmurlar ıslattı kurumuş kalbimi
çiçekler açtım
sevgi döktüm diplerine
ne isterdim biliyor musunuz?
yolların ve zamanın ötesinde
gizemli bir aşk yolculuğu
bir aşk uğruna yazmak isterdim
kocaman bir aşk uğruna,
yazdımda...
SONRA HER SATIRIN GÖLGESİ ÜZERİME DÜŞTÜ!!!

4

"Saat 1...Boş sayfalarım, krema likörüm
Saat 2...Erkenden kararmış günahsız bir günüm
Saat 3...Cevapsız bir iki mesaj
Saat 4...Gitmek istiyorum onlarla yok olup biraz
Dörde kadar sabırla saydım
Ve İşte hiç yoktan dört satır...
Dörde kadar bitemedim aşkım
Ayrılığını dörtten sonra batır
Bi kanımı durdurayım önce
Nasılsa hissetmek yok değil mi ölünce"